Nasıl bugüne kadar zengin bir kız

Zengin adam Fakir kız(yada tam aksi) üzerine kurulmuş hikayelerin tüm dünyada genelgeçer bir senaryo olduğunu bugüne kadar farketmemiştim. Son izlediğim dizinin ismi: Rich man,poor woman Zengin adam Fakir kız. ... yaa nasıl mutlu oldum okuyuncaa,, diziyi kısaca tekrar yaşadım sanki, hem de en güzel yanlarıyla. sanırım bu ... Bugüne kadar 20 bin kadına destek olan Kız Kardeşim Projesinde 2020 yılında 10 bin kadına ulaşılması hedefleniyor. 2020 eğitim programına sıfır atık felsefesi, denizlerin önemi ve korunması, denizlerin nasıl kirlendiği ve atıkların ayrıştırılması konuları da ekleniyor. “Bugüne kadar tanımış olduğum en çılgın kız sen olabilirsin. Ancak bu kadar tatlı olabildiğine göre biraz çılgın olmanı anlayışla karşılayabilirim.” “Esmer bir kadın olarak çok tatlısın ama ben genelde sarışınları tercih ederim.” Sürekli mesaj atmamalısın. Kızlar sürekli mesaj atan erkeklerden pek ... CEO'dan bir kıza zengin erkekle nasıl evlenilir tavsiyesi ... Bugüne kadar birlikte olduğum erkekler arasında en zengini yılda 250 bin dolar kazanıyordu. Central Park’ın batı yakasında, yüksek bütçeli rezidanslarda yaşamak isteyen biri için yıllık 250 bin dolar yeterli değil. ... Zira o kadar parayı kazanmak, zengin bir ... Geçmişten bugüne kadar izlenebilecek birçok film seçeneği vardır. Bununla birlikte özellikle kız kıza izlenebilecek türde filmler de yer almaktadır. Kızların bir araya gelerek eğlenceli vakit geçirme planlarının bir parçası olan kız kıza film izleme aktivitesi doğru seçeneklerden birisi olacaktır. “Shark Tank” tarihinde bugüne kadar görülmüş en genç girişimci olan Kiowa, piyasaya girdiğinde yalnızca 6 yaşındaydı. 100.000 dolarlık bir değere sahip olan bu küçük ve sevimli kız, çocuklar için üretilmiş ve üzeri boyanmış bir bandaj üretiyor. 19. Diane Keng Bir milyardan çok insan, bir o kadar hikâye anlamına geliyor. Türkiye’nin Türk halkının “iyilik” söz konusu olduğunda, kültürümüzden, köklerimizden gelen bir potansiyeli olduğuna inanıyoruz. Biz bu konuda çok zengin bir birikime sahibiz. Bu soru bugüne kadar gelmiş geçmiş tüm heteroseksüel erkeklerin sorduğu bir sorudur. Ben de bu sınıfa dahil bir erkek olarak yıllarca durumu anlamaya çalıştım ve tecrübelerimi sizle paylaşarak derdinize derman olacak tavsiyeler vereceğim. 'Kız Tavlamak!' aslında kelime anlamına baktığın zaman, 'Çay Demlemek!' gibi bir şey. Çevresi hiç olmayan biri nasıl kız arkadaş edinir? stgelo. Xper 4. Takip Et. ... çocuklukta veya bugüne kadar düşün seviyorum veya aşığım diye düşündüğün oldu mu? ya da sadece hoşlantı mı oldu? 2) çocuklukta veya bugüne kadar düşün bir kız için bir seferlikte olsa gözlerin dolduğu veya gözyaşı döktüğün ... Hikâyemiz zengin bir kızla fakir bir oğlanın aşkını anlatıyor. Aslında bir keloğlan hikâyesi. Nurhan’ı anlatır mısınız nasıl bir karakter? Nurhan bir takım şansızlıkları var. Sakarlıkları var. Ne kadar iyi niyetli de olsa elini bulaştırdığı her şeyi sakarlıklarından dolayı mahvedebiliyor.

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 10

2020.07.28 03:33 karanotlar Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 10

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 10
https://preview.redd.it/o4ulfrp63id51.jpg?width=750&format=pjpg&auto=webp&s=cd5a993c71e87be745898fbbf5093e26c1f0101c

Marksizm 5.2

Yeri gelmişken, güçlü üretici ve tüketici hareketlerinin muazzam bileşimi ile bastırılmaları halinde devlet ve kapitalizmin ne yapacağı ve ne yapmak zorunda kalacağına dair öngörü, “Şimdi ne yapabiliriz? Devlet bunu yasaklayacaktır!” şeklindeki bildik kalıp ile işçilere bir uyarı olarak anlaşılmamalıdır. Bu tür bir uyarı bizim yolumuz ve bizim görevimiz değildir. Yine de diğerlerinin kendi rollerine göre hareket edeceğini varsayıyoruz; bu beklenir bir şeydir ve bize sıkıntı vermemelidir. Bu bakımdan her kim kapitalistlerin işçilerden çok daha az kazandığını ve işçilere çok daha fazla ödeme yaptığını görmeyi kendine görev addetmişse bizden şunu öğrenmiştir: başarılı bir sendika mücadelesiyle birleşmiş güçlü bir tüketici-örgütü uygun olan silahtır. Zira neredeyse hiç kimse bunun alternatifine, hükümet tarafından ücretin ve fiyatın sabitlenmesine, çok fazla umut bağlamayacaktır. Tıpkı gelir vergisi yoluyla kapitalistin fazla gelirine, bu fazlalığı örneğin işçi birlikleri aracılığıyla proletaryaya yönlendirmek için ilgili el koyma girişimine çok az umut bağlayacakları gibi. Bu da zar zor devrimci bir yöntemdir, kifayetsiz ve amatörcedir ve buna sadece geçiş aşamasında geçici olarak başvurulabilir. Benzer vasıtalar, Fransız devrimci hükümeti idaresi altında başarısız bir şekilde zaman zaman denenmiştir ve 1848’den hemen sonra Fransa’da Girardin tarafından da tavsiye edilmiştir. Lasalle’ın siyasal eylemi ve programı da bu yönde ilerlemiştir.
Bu bakımdan devrim ve sosyalizm, mücadele ve inşa bileşimi ile toplumu durma noktasına getirme amaçlı bu özel girişime karşı uyarıda bulunmuyoruz. Sadece bu noktadan şu anda çok uzak olduğumuzu ve tüketici kooperatiflerinin, bugün var oldukları gibi – gerçi bunların sosyalizmin sadece acınası başlangıcı olup olmadığını bilmeden – ciddi bir biçimde kapitalizmin fiyatlarını çökertmek ya da müşterilerini ellerinden almak için en az uygun olan vasıtanın bunlar olmadığını söylemeliyiz. Dolayısıyla sosyalizme çağrı yapanların ana görevi budur. Sosyalizm, eğer gelecekse, yalnızca tüketimle başlamalıdır ve başlayabilir.
Bu aşağıda açıklanacaktır. Buradaki görev, kapitalist üretim alanındaki tüm faaliyetlerin ve tüm tek taraflı mücadelelerin ve dolayısıyla üreticilerin tüm faaliyetlerinin kapitalizm tarihinin bir parçası olduğunu, başka da bir şey olmadığını göstermekti.
Kapitalizmin idaresi altında işçi, ihtiyacı dışında gelirini belirleyecek başka her hangi bir ilkeye sahip olmayı kaldıramaz. Lakin kendisinin ve ailesinin var olması için sadece yeteri kadar kazanmak hayati bir zorunluluk değildir; sağlığını, uykusunu ve dinlencesini uzun çalışma saatleri ile harap etmemek de böyledir.
Fakat üreticilerin sendika faaliyetini, işçilerin ekonomik olarak kendi kendilerine-yardımlarını ve yasal düzenlemeler için devlete uyguladıkları baskıyı tarif edip eleştirdiğimiz için bu örgütlerin ve mücadelelerinin iki önemli görevi daha kısaca ele alınmalıdır. Sendikaların ana görevleri halen daha çalışma saatlerinin kısaltılmasını ve ücret yapısındaki değişimi kapsamaktadır. Ki bunlar, yani götürü işin ikamesi ve günlük ödemeli sözleşmeli iş, birbiri ile yakından ilişkilidir. Götürü iş ve sözleşmeli iş elde edilen ürünün niteliğine ve niceliğine göre iş için yapılan ödemedir. Adil bir takas sisteminin emek için her zaman bu tür bir ödemeye geri döneceği söylenmelidir fakat insana karşı adil olmayan, insanın asli ihtiyaçlarını ihmal eden bir toplumda eşya odaklı adalet ile insanlara karşı adaletsizliğin şiddetlenmesinden daha kötü neredeyse hiçbir şey olamaz. Kapitalizmin idaresi altında işçi, ihtiyacı dışında gelirini belirleyecek başka her hangi bir ilkeye sahip olmayı kaldıramaz. Lakin kendisinin ve ailesinin var olması için sadece yeteri kadar kazanmak hayati bir zorunluluk değildir; sağlığını, uykusunu ve dinlencesini uzun çalışma saatleri ile harap etmemek de böyledir. Çalışma saatlerini kısaltma mücadelesi götürü işe ve sözleşmeli işe karşı çıkmak için işçiye yeni bir sebep de verir. Kısaltılmış saatler gelirini düşürmemeli ve kendisini çalışma yoğunluğunda ölçüsüz bir artışa zorlamamalıdır. Buna göre bazı mesleklerde örneğin inşaat sektöründe günlük değil saatlik ücret ödenmesi belirsiz bir değer taşır. Bu da işçileri daha az çalışma saati için verdikleri her savaşta aynı zamanda daha yüksek saat ücreti için de çarpışmaya zorlar ve genellikle böyle bir çekişme sonunda bir taviz ortaya çıkar: işçiler bir hedeflerini kazanırken diğerinden vazgeçmek zorunda kalırlar. Böylelikle mesela iş sürelerini kısaltırlar fakat aynı zamanda kendi gerçek gelirlerini azaltırlar. Buna göre kapitalist sistem altındaki her yerde işçiler sadece götürü işe ve sözleşmeli işe karşı değil saatlik ücrete de karşı çıkmak zorundadır. Günlük ücret kapitalist işçinin talebi olmalıdır. Bu durum kültür ve ahlak bozulmasının sesini duyan herkese şunu açıklar: yaşam pazarına giren ve mal takas eden işçi özgür bir adam olmayıp, iaşesi efendisi tarafından bahşedilmesi ve toplum tarafından garanti edilmesi gereken bir köledir. Günlük ücretler sistemi altında iş ile ürünlerinin niteliği ve niceliği arasında açık bir ilişki yoktur; quid pro quo (verilen şey karşılığında alınan şey) takası yoktur. Sadece geçimi arzulayan ihtiyaç vardır. Bu bakımdan biz yine fark ediyoruz ki kapitalist dünyada işçi kendi varlığını korumak için bir kapitalisti, kültür karşıtı kurumu savunmak zorundadır. İhtiyaç ve üretici olarak rolü işçiyi kapitalizmin bir hizmetçisi ve tebaası yapar. Kendi günlük ücret sistemi için verdiği örgütlü emek mücadelesinin, diğer bir deyişle gizli oy için siyaseten militan olan işçinin mücadelesinin devlet yaşamında muadili bulunur. Geçimini ürüne karşı ürün takas etmek yerine, yani ürün için fiyatı ya da ücreti almak yerine günlük iaşe ücreti biçiminde elde etmek ne kadar haysiyetsiz ise kişinin topluma karşı görevini ve hakkını oy kabininde korkudan saklanarak icra etmesi de aynı derecede acınasıdır. Egidy’nin halkın oyunu kullanmasını savunmasının sebebi buydu: özgür ve namuslu adamlar açısından oylamanın hiçbir kötü sonucu olamayacağını iddia etmişti. Fakat bu donkişotvari asil bir adam düşüncesiydi. Zamanımızda işçi günlük-ücret-kazanan olmayı ve vatandaş da ürkek kul olmayı istemelidir. Bireysel ölçekte, kapitalist ekonominin ve kapitalist devletin girift semptomlarının izhar olduğu yerde tedaviyi başlatmayı istemek imkânsızdır. İşçi yaşamını korumalıdır ve kapalı bir kabinde oy vermeye gitmediği takdirde yaşamı tehdit edilecektir. Bu arada günlük ücretini almadığı takdirde de geçimi tehdit edilecektir. Tüm bunlar ve burada konuştuğumuz her şey, kapitalizmi terk etmediğimiz müddetçe yaşamın zaruriyetleridir, fakat elbette bunlar sosyalizmin yolları ve araçları olmaktan çok uzaktır.
İş saatlerini kısaltmanın iki yönü bulunmaktadır. Bu yönlerden ilki sık sık anılmasına karşın ikincisi ile bildiğim kadarıyla çok ilgilenilmemiştir. İlk olarak, çalışma süresini kısaltmak işçi için, gücünü muhafaza edebilsin diye, gereklidir. Burada kapitalizm altında mücadele ve düzenleme için gerekli bir kurum olan sendikalara saldırmak bizim görevimiz değildir, zira bu kesinlikle aptalca ve neredeyse suç olurdu çünkü yaşayan insanın refahı hürmetine kapitalizmin her bir yönüne karşı çıkılmayacaktır. Serinkanlı ve objektif bir eleştiri önermekle birlikte bizlere burada bir an durup önemli çalışmaları için sendikalara hak ettikleri teşekkürü belirtmeliyiz. Sendikalar, tüm ülkelerde işçilerin yapageldikleri zahmetli işlerin, faaliyetlerini ruhsuz ve ölümcül sıkıcı kılan, aşırı yoğun tekniklerle kendilerini yorgun ve bunalımlı yapan fabrikalarda, çoğunlukla da kendilerini ilgilendirmeyen işlerin sürelerini kısaltmıştır. Onlara teşekkür etmeli ve onları övmeli: kaç kişiye iş saatlerinden sonra dinlenme, güzel bir aile yaşamı, ucuza elde edilebilen yaşam sevinci, güzel kitaplar ve yazılar ve kamu yaşamına katılım fırsatını sunmuşlardır. Kaç kişi – ve ne kadar az! Sadece son yıllarda bir başlangıç yapılmış ve çoğunlukla yetersiz, genellikle saçma bir biçimde kötü ve parti-politika vasıtaları ile elde edilen dinlenme saatlerinin doğru kullanımı için de bir şeyler yapılmıştır. Sendikalar uzun çalışma saatlerine karşı mücadelenin yanı sıra alkolizmin zararlarıyla savaşmak için ortaya çıkmıştır. Sadece üretken işçi ile değil işten sonra dinlenme zamanlarındaki işçi ile ilgilenmeyi de kendi görevleri addetmelidirler. Bu alanda daha yapılacak çok iş var ve halkımız arasında sanatçılar, şairler ve düşünürlerle işbirliği için çok fırsat var. Sadece sosyalizme çağırmamalıyız. Sadece düşüncenin sesini takip etmemeli ve geleceği inşa etmemeliyiz. Bizler için beden ve biçime dönüşmek isteyen ruhun hürmetine, dikkatimizi, halkımızın yaşayan insanlarına, yetişkinlerine ve çocuklarına çevirmeliyiz ve bedenleri ve ruhları güçlü ve iyi, sıkı ve esnek olsun diye elimizden gelenin en iyisini yapmalıyız. Sonra bu yaşayan insanlarla sosyalizme ilerlemeliyiz! Fakat bu ifadeden bunlara belli bir sözde sosyalist sanat veya bilim ya da eğitim sağlamamız gerektiği anlamı çıkarılmasın. Heyhat, parti broşürleri ve taraflı yazılar ile bu konuda ne kadar çok kötülük yapılageldi ve Sosyal Demokrat olana göre, sözde burjuva bilimi örneğin, ne kadar da çok değerli, doğal ve özgürdür! Bu tür tüm girişimler resmi, doktrinci bürokrasiye yol açar. İşçi sınıfı çevrelerinde sessiz ve sonsuz olan her şeyin küçümsendiği veya bunların bilinmediği, öte yandan ajitasyonun ve günün suni sloganlarının abartıldığı ve incelikten yoksun bir şekilde geliştiği [anlayışı] tüm Marksist ekollerin, Sosyal Demokratların ve de anarşistlerin paylaştığı büyük bir hatadır. Geçenlerde Sosyal Demokrat bir dernek tarafından desteklenen ve işçi sendikası üyelerinin katılım sergilediği Alman edebiyatı ile ilgili on konferans verdiğim büyük bir Alman şehrinde, bir konferans sonrasında, anarşist işçilerin daha önceden bana sormaktan kaçındıkları soruyu sormak için (lütfen bir ara kendilerine konferans vermemi istemek için) gelmelerini ben kendim de tecrübe ettim! O zaman kendilerine şu cevabı vermeye karar verdim: Goethe, Hölderlin ve Novalis, Stifter ve Hebbel, Dehmel ve Liliencron ve HeinrichvanReder ve Christian Wagner ve pek çok başka isim üzerine konuştuğum bir konferans verdim fakat siz bunları duymak istemediniz çünkü bize gelen insani güzelliğin sesini bilmiyordunuz, yaşamın güçlü ve sakin ritmi ve armonisi, dinlenmiş meltemlerin yumuşak hareketlerinde ve hareketsizliğin kutsal dinginliğinde olduğundan daha fazla fırtınanın sesinden bulunamaz. “Esen meltemin, damlayan suyun, büyüyen ekinin, dalgalanan denizin, yeşeren yeryüzünün, parlayan gökyüzünün, parıltılı yıldızların muhteşem olduğunu düşünüyorum: görkemli bir şekilde yaklaşan boranın, evleri paramparça eden şimşeğin, dalga getiren fırtınanın, ateş püskürten volkanın, tüm ülkeleri sallayan depremlerin önceki olaylardan daha fazla muhteşem olduğunu düşünmüyorum, aslında bunları salt daha yüksek yasaların etkileri oldukları için daha küçük düşünüyorum… İnsan ırkına kılavuzluk eden yumuşak ve nazik yasayı bir an için görmek istiyoruz… Adalet yasası, ahlak yasası, her insanın, diğerleri ile birlikte, saygın, onurlu ve güvenli yaşamasını isteyen yasa ki böylelikle insan yüksek insani yolu takip edebilsin, yoldaşlarının sevgisini ve takdirini kazansın. Böylelikle bir mücevher gibi korunsun, zira her insan diğer tüm insanlar için bir mücevherdir, bu yasa insanların diğer insanlarla birlikte yaşadığı her yerde bulunur ve insanın diğer insanlara karşı davranışlarında gösterilir. Bu yasa eşlerin birbirine duyduğu sevgide, ebeveynlerin çocuklarına olan sevgisinde, çocukların ebeveynlerine olan sevgisinde, erkek ve kız kardeşlerin sevgisinde, arkadaşların birbirine olan sevgisinde, iki cins arasındaki tatlı meyilde, geçinip gittiğimiz çalışkanlığımızda, küçük çevremiz, çok uzak yerler ve tüm dünya için eylemlerimizde bulunur…” (Albert Stifter) Bu yüzden burada yüksek sesle çağırdığımız, sessizce konuştuğumuz sosyalizm, aynı zamanda insanın birlikte yaşamının daimi güzelliğinin nazik gerçekliğidir. Sosyalizm, çirkin çağdaşlığın vahşi, çirkin geçişsel yıkımı değildir. Öyle bir yıkım ki belki de bir yan ürün olmak zorunda kalacaktır. Fakat yaşamın güzelliğinin nazik çalışması daha önceden ruhlarımızda ve ruhlarımız kanalıyla gerçek hayatta yapılmamış olsa [sosyalizmi]çağırmak yıkıcı, sağlık-sız ve yararsız olacaktır. Taşıdıkları tüm ateşli hevese rağmen tüm yeniliklerde viran, çirkin ve imansızca bir şeyler vardır. Tüm eski şeyler, ordu ve ulus devlet gibi en kötü nama sahip ya da arkaik kurumlar bile, eski ve bir geleneğe sahip olduklarından, tüm köhneliklerine, gereksizliklerine ve eskimişliklerine rağmen, güzelliğin deyim yerindeyse ışıltısına sahiptir. Bu yüzden, geçmişte, kadim ve kutsal yaşamda demirli, bitmiş, denenmiş ve test edilmiş bir şey olarak hâlihazırda yaşamlar yaratmak isteyen, ileriye yönelik tahayyüle sahip türde yenilikçilerden olalım. Bu yüzden daha çok kendi inşa ettiğimiz nazik, sonsuz ve bağlayıcı gerçeklik vasıtasıyla yıkalım. Cemiyetimiz [Bundt] bizleri gerçeklik dünyasına bağlayan ebedi güçlerle birlikte mücadele eden bir yaşam cemiyetidir. Bizleri güdüleyen düşüncenin gerçekten de bir düşünce, diğer bir deyişle ruhun sakin toplumu ile birlikte fani, parça parça ve yüzeysel geçici fenomenin ötesinde bizleri birleştiren bir bağ olmasına izin verin. Bu bizim sosyalizmimizdir, sanki ezelden beri var olmuş gibi geleceğin yaratılmasıdır. Anın coşkusundan, öfkeli, şiddetli tepkilerinden gelmesine müsaade etmeyin, ruhun varlığından, beşeriyetimizin geleneğinden ve mirasından gelmesini sağlayın.
Teknolojinin elinde neredeyse her zaman artan işi salt makinelerin hizmetçileri olan insanların faaliyetlerinden çıkarma ihtiyacını karşılayacak düşünceleri ve modelleri bulunur.
Sendikalara çalışan insanların dinlenme vakti ve boş zaman edinmeleri için verdikleri mücadeleleri nedeniyle minnettarlığımızı ifade etmek amacıyla konudan saptık. Burada söylenen her şeyi teşekkürümüz olarak kabul edin. Salt arkaik ve eskimiş olana ait korkunç çürüyen urların ürünleri, sonuçları ve aksi tesiri olmaktan ziyade bir zamanlar ortak olan ve şimdilerde bir başına bırakılan batmış ruhu yeni biçimlere ve yaşama ve güzelliğe geri yönlendiren üretken insanlar olmayı istediğimiz için, minnettarlığımız da üretken olmalı ve işçilerin dinlenme vaktini ve serbest zamanını oluşturması gereken şeye yönlenmelidir. Ancak o zaman sağlıklı, güçlü ve ruhani insanlar, bizden kadim bir şeymiş gibi çıkması gereken yeni gerçekliği hazırlayabilecektir, eğer herhangi bir faydası ve kalıcılığı varsa.
Çalışma saatlerinin azaltılması işçiler için daha fazla boş vakit yaratır. Ancak kişi bu gerçeğe sevinse bile, bu tür kazanımların genellikle nasıl sonuçlara sahip olduğunu gözardı etmemelidir: işçilerin gücünün daha fazla sömürülmesi, işin yoğunluğunun artması. Çoğunlukla yüksek düzeyde kapitalistleştirilmiş müteşebbis, örneğin büyük bir anonim şirket, işçilerin zaferinden sevinç duymakta haklıdır. Diyelim ki belli bir sektörün tüm müteşebbisleri, çalışma saatlerini kısaltmaya zorlanmış olsun. Büyük teşebbüsler işçiyi seri makinelerin hizmetine daha da sürekli olarak zincirleyen yeni makineleri getirmek suretiyle bundan kaynaklanan kayıplarını genellikle tazmin edebilmektedir. Böylelikle orta ve küçük ölçekli rakipleri üzerinde büyük bir avantaj kazanırlar. Elbette bazen tersi gerçekleşir ve devasa teşebbüsün muazzam mekanizmasını yeniden şekillendirmesi engellenir. Öte yandan orta ve küçük ölçekli müteşebbis, aktif satışı varsa ve kredisi iyiyse, yeni koşullara daha kolay adapte olabilir.
Teknolojinin elinde neredeyse her zaman artan işi salt makinelerin hizmetçileri olan insanların faaliyetlerinden çıkarma ihtiyacını karşılayacak düşünceleri ve modelleri bulunur.
Bu, çalışmaksızın daha uzun bir gecenin diğer acı tarafıdır: daha yorucu iş günü. Yaşayan insan, aslında sadece yaşamak için çalışmaz, işte iken yaşamını hissetmek ve iş sırasında işinden sevinmek ister. Akşamları sadece boş zaman, dinlenme ve neşe değil, hepsinden öte faaliyetinin kendisinden, bedeninin fonksiyonlarında ruhunun güçlü varlığından haz almaya ihtiyaç duyar. Çağımız sporu, kaslar ve sinirlerin verimsiz, oyunbaz faaliyetini, bir tür işe veya uğraşa çevirmiştir. Gerçek kültürde işin kendisi bir kere daha tüm enerjilerimizin oyunbaz sağılışına dönüşür.
Ayrıca sanayici, çalışma süresinin kısaltılmasının kendisinden götürdüklerini yeniden kazanmak için, teşebbüsünün mekanik aygıtını değiştirmek zorunda bile kalmaz. Fabrikada demir ve çelikten inşa edilmemiş ilave bir mekanizma vardır: çalışma sistemi. Birkaç yeni düzenleme, birkaç yeni denetleyici ve ustabaşı pozisyonu genellikle bir teşebbüsü yeni makinelerden daha çok hızlandırır. Ancak bu tür bir sistem nadiren uzun ömürlü olur. Her zaman işçinin tembelliği veya doğal yavaşlığı ile gözetmenlerin sevk edici enerjisi arasında sessiz bir mücadele vardır. Zamanla iş insana karşı insan meselesi haline geldiğinde, her zaman bir tür eylemsizlik yasası kazanır. Yavaş çalışma için verilen bu mücadele her zaman, sınıf mücadelesinde bilinçli bir silaha ve sözde sabotaj biçimine dönüşmeden çok önce, var olmuştur. Belli bir amaç için, yavaş, ucuz, kötü hatta zararlı iş teslim etmek üzere işçilere çağrıda bulunan bu tür bir sabotaj, özel durumlarda, mesela postane, demiryolu veya liman işçileri grevlerinde mükemmel hizmet gerektirebilir. Bununla beraber sorgulanabilir bir yanı da vardır. Üretici rolünde işçilerin aşırı mücadele araçları [kullanılırken] sınıf bilincine sahip militanın nerede sona erdiğini ve ruhen boş, harap ve yoz, her tür faydalı işin tiksindirici geldiği sorumsuz insanın nerede başladığını ayırt etmek her zaman mümkün olmaz.
Hızlandırılmış çalışma sisteminin sadece geçici etkisi olur fakat makine amansızdır. Kendisine ait belirli bir atım sayısı, verili çıktısı vardır ve işçi artık az çok insan kişisine değil insan enerjisini sömürmek üzere insanlar tarafından yaratılan metal şeytana dayanır. İnsanın işindeki neşesinin psikolojik düşüncesi burada tali bir rol oynar; her işçi bilhassa acı bir biçimde bilir ve hisseder ki makineler, aletler ve hayvanlar çalışan insandan daha iyi muamele görür. Bu, yukarıda söylenen herhangi bir şey kadar provokatif, demagojik abartı olmaktan uzaktır. Bu, soğuk, sade hakikattir. İşçilere genellikle azami kızgınlık tonuyla köleler denmektedir. Ancak kişinin, birinin ne dediğini bilmesi gerekir ve “köle” gibi kelimeyi dahi ciddi, edebi anlamı ile kullanmalıdır. Köle, ölümü maliyete sebep olduğundan – yeni bir köle alınmak zorundadır – psikolojik olarak yönlendirilmesi gereken, himaye edilmiş (protege) [kişidir]. Modern işçinin efendisiyle ilişkisinin korkunç tarafı şudur ki modern işçi kesinlikle bu tür bir köle değildir; çoğu durumda müteşebbis işçinin yaşamasına ya da ölmesine tümüyle kayıtsız kalabilir. Modern işçi kapitalist için yaşar fakat kendisi için ölür. İkame edilebilirdir. Makineler ve atlar satın alınmak zorundadır ki her ikisi de satın alım ve işletim maliyetlerini kapsar. O yüzden köle önce satın alınmalı ve çocuk olarak dahi eğitilmeli ve sonra onun iaşesi sağlanmalı idi. Modern müteşebbis modern işçiyi ücretsiz edinmektedir; birine ya da diğerine geçimlik ücret temin etmek kendisi açısından farksızdır.
Teknolojinin sınırları, kapitalizme dâhil olduğu için, insanlığın sınırlarının ötesine geçmiştir. İşçilerin yaşamı ya da sağlığı ile ilgili çok fazla bir kaygı yoktur (burada kişi sadece makineleri düşünmemelidir; atölyelerin ve fabrikaların kirli havasında bulunan tehlikeli metal atıklarını, tüm şehirler üzerindeki havanın zehirlenmesini de hatırlamalıdır) ve kesinlikle işçilerin yaşam sevinci ya da iş sırasında rahat etmesi ile ilgili kaygı da yoktur.
Yine burada müteşebbis ile işçi arasındaki ilişkinin duyarsızlaşması ve insanlıktan uzaklaşması sırasında kapitalist sistem, modern teknoloji ve devlet kapitalizmi ele ele yürür. Kapitalist sistemin kendisi işçiyi sayıya indirger. Teknoloji, kapitalizm ile ittifak içinde işçiyi çarkın bir dişlisi yapar. Son olarak devlet, kapitalistin işçisinin ölümüne yas tutmaması için hiçbir gerekçesi olmamasından hatta ölüm ya da kaza durumlarında işçi ile şahsen ilgilenme ihtiyacı duymamasından emin olur. Devletin sigorta kurumları kesinlikle pek çok açıdan ele alınabilir fakat bu yönü de gözden kaçırılmamalıdır. Onlar da yaşayan insanlığı kör işleyen bir mekanizma ile değiştirir.
Teknolojinin sınırları, kapitalizme dâhil olduğu için, insanlığın sınırlarının ötesine geçmiştir. İşçilerin yaşamı ya da sağlığı ile ilgili çok fazla bir kaygı yoktur (burada kişi sadece makineleri düşünmemelidir; atölyelerin ve fabrikaların kirli havasında bulunan tehlikeli metal atıklarını, tüm şehirler üzerindeki havanın zehirlenmesini de hatırlamalıdır) ve kesinlikle işçilerin yaşam sevinci ya da iş sırasında rahat etmesi ile ilgili kaygı da yoktur.
Bunlardan etkilenen Marksistler ve işçi kitleleri, sosyalistlerin teknolojisinin bu çerçevede kapitalist teknolojiden temelde ne kadar farklı olduğu (gerçeğinden) tümüyle bihaberdir. Teknoloji, kültürlü halk arasında kendisini kullanmak isteyen özgür insanların psikolojisine göre yönlendirilmelidir. İşçilerin kendileri hangi koşullar altında çalışma istediklerine karar verdikleri zaman üretim dışında harcamak istedikleri zaman ile üretim içinde kabul etmeye istekli oldukları işin yoğunluğu arasında uzlaşma sağlayacaktır. Kayda değer şahsi farklılıklar olacaktır: bazıları dinlenme ve boş vakitlerine daha uzun zaman harcayabilmeleri için çok hızlı ve enerjik çalışacak, diğerleri ise günün hiçbir saatini salt araçlara indirgemeyi tercih etmeyecek ve işlerinin kendisinin zevkli olmasını ve rahat bir tempoda ilerlemesini isteyecektir.
Bugün bunların hepsi göz önünde tutulmamaktadır. Teknoloji tümüyle kapitalizmin etkisi altında bulunmaktadır. Makine, alet, insanın ölü hizmetçisi, insanın efendisine dönüşmüştür. Büyük ölçüde kapitalist bile kendi getirdiği mekanizmaya bel bağlar ve bu an, kısaltılmış çalışma süresinin ikinci yönünü inceleyebileceğimiz andır. İlki teknolojinin işçinin gücünü muhafaza etmesine hizmet etmesiydi; artan iş yoğunluğunun ne ölçüde bu eğilimi karşıladığını şimdi gördük. Fakat çalışma saatlerinin kısaltılması işçi sınıfının yaşayan üyeleri açısından işsizlerin sayısını azaltan ilave pozitif etkiye de sahiptir.
Anlayacağınız sanayici makinesini kapasitesine göre kullanır. Makineler, karlı olabilmeleri için belli bir süre çalışmalıdır. Eğer teşebbüsü kar edecekse sanayici yurt içinde ve dışında rekabetine uyum sağlamalıdır: sanayici elektrik santrali masrafını çıkarmak için pek çok sektörde makinelerini gece gündüz çalıştırmaya zorlanmaktadır. Bu yüzden çalışma saatleri kısaltıldığında sanayici daha fazla işçi alacaktır. 24 saatlik çalışma periyodunu, yani nöbetleşe vardiya sistemini getirmek için işçiler ile mücadele fırsatını sık sık kullanacaktır. Kâr ihtiyacı, sistemin talepleri, işçilerin talepleri, bunların hepsi genellikle müştereken, daha fazla işçinin istihdamına ve dolayısıyla sözde yedek sanayi ordusunun sayısının düşmesine yol açar. Sınır hep teşebbüsün kârlılığı ile belirlenir ve bu vesile ile sistemin gerektirdikleri ile piyasanın hazmetme kapasitesi arasında bir tür anlaşma sağlanır.
Genellikle müteşebbis, elektrik santralini makinesi ile bu makineleri çalıştıran işçilerin sayısı tarafından belli bir hacimde işletmeye devam ettirmek için zorlanmaktadır ve piyasa çıktıyı tüketemez hale gelirse o zaman sanayici fiyatları düşürmelidir: zira yeterince ucuz olduğu müddetçe kapitalist piyasa tüm malları emebilir. Bir kapitalistin gece gündüz çalışan binlerce işçisinin olmasının sebebi budur ve yine de her saat başı para kaybeder. Kapitalist bunu fiyatların yine artacağı daha iyi zamanların umuduyla kabul eder. Bu umut gerçekleşmezse belli günlerde tesisinin bir kısmını ya da tamamını kapatmak zorunda kalacaktır.
Teknolojinin kapitalizmin etkisi altında bulunduğuna dair ifademiz kapitalizmin de buna mukabil kendi yarattığı teknolojinin kölesi olduğu sonucu ile tamamlanmalıdır. Bu açmaz sihirbazın çırağının açmazı gibidir: “Çağırdığım ruhlardan bir daha kurtulamıyorum!”. Refah, zamanlarında, lehte piyasa koşullarında teşebbüsünü belli bir ölçekte ayarlayan her kim olursa olsun artık ne kadar üretmesi gerektiği ile ilgili bir seçeneğe sahip değildir. Müteşebbisin kendisi de kendi makine çarklarına bağlanır ve genellikle işçileri ile birlikte ezilir.
Burada, kapitalist üretimin spekülasyonla en yakın bağlantılı olduğu noktalardan birine temas ettik. Kapitalizm ölçeğinde çok az insan ancak teşebbüsünün ve piyasasının koşulları yüzünden spekülasyona zorlanmayacaktır. Herkes, birbirinden tümüyle bağımsız şu iki faktöre dayandığı ölçüde spekülatördür: birincisi, müteşebbisin insanlardan ve makinelerden müteşekkil aygıtının gerektirdikleri ve ikincisi dünya piyasasının fiyat dalgalanmalarıdır. Bu durumdaki insanlar – ki genellikle yıllarca her hafta yüzlerce ya da binlerce işçiye sabit bir ücret ödeyip her hafta kayıp yaşarlar – “İşçilerim benden iyi durumda!” sızlanması ile sık sık feryat etmelidir. Sayısız endişe ile eziyet çeken zavallı zengin adam genellikle servetinin bir kısmı ile borsada başarılı spekülasyonlar yaparak kendisini kurtarabilir. Bu şekildeki ticaret, spekülasyon alanındaki kötü şansını dengeler. Öte yandan işi gelişen kişi sık sık tümüyle farklı bir sahadaki spekülasyonlar yüzünden kendisini mahvedebilir. Kapitalist pazara bağımlı olan herkes spekülason yapmalı, en değişken sahalarda spekülasyon yapmaya kendini alıştırmalıdır.
Marksizm sosyalizmin bizzat burjuva toplumunun kurumlarında ve yıkıcı sürecinde hazırlanmakta olduğunu, sürekli büyüyen, her zamankinden kararlı ve her zamankinden daha devrimci proleter kitlelerin sosyalizmi getirmek için bir gereklilik, tarihsel olarak kaderi belirlenmiş bir eylem olduğunu iddia etmişti. Fakat gerçekte kapitalist pazar için üretici rolündeki işçilerin söz konusu mücadelesi sadece kapitalizm içerisindeki kısır döngüdür.
Kapitalizm altında acı çeken işçi bu belirleyici gerçek ile ilgili çok az şey bilir. İstisnasız herkes kapitalist koşullar altında ölçüsüz acı çeker ve çok az neşeye sahiptir, gerçek neşesi yoktur. İşçinin, kapitalistin yüzleştiği korkunç, alçaltıcı ve baskıcı kaygılara, katlanmak zorunda olduğu tümüyle gereksiz ve tümüyle verimsiz eziyet ve gerginliğe dair de çok az bilgisi vardır. Ve işçiler kendileriyle kapitalistler arasındaki bu benzerliğin yeterince farkında değildir. Sadece kapitalistler değil, iş gücündeki yüzbinlerce insan da tümüyle faydasız, verimsiz, yersiz işten karlarını veya ücretlerini kazanır. Kesinlikle bugün gittikçe daha fazla lüks mallar yaratan üretime yönelik korkunç bir eğilim vardır. Buna proletarya için beş para etmez mallar da dâhildir. Gerçek ihtiyaçları karşılamak içinse çok az makul ve gerekli ürün üretilir. Gerekli ürünler gittikçe daha pahalı, lüks anlamında değersiz ve ucuz hale gelmektedir – temayül budur.
Sendika faaliyetlerine ayrılan konu dışı sapmamızdan dönelim ve son bir özet verelim.
Kapitalizmden çıkarı olan müteşebbislerin, imalatçıların ve tüccarların ve de kendi geçimlerini kazanmakla ilgili olan işçilerin ve son olarak devletin kapitalist ekonomi sisteminin korunması için nasıl çalışmak zorunda olduğunu ve hepsinin bu çalışmayı nasıl devam ettirdiğini gördük. Tüm insanların bu karşılıklı sömürüye nasıl bulaştığını, nasıl hepsinin ittifakla kendi özel çıkarlarını nasıl koruması gerektiğini ve amme menfaatine zarar vermek zorunda olduğunu ve hangi kapitalizm seviyesinde bulunurlarsa bulunsunlar hepsinin nasıl güvencesizlikle tehdit edildiğini de ilave olarak not ettik.
Bunu gördüğümüzde Marksizm’in başarısızlığını da gördük çünkü Marksizm sosyalizmin bizzat burjuva toplumunun kurumlarında ve yıkıcı sürecinde hazırlanmakta olduğunu, sürekli büyüyen, her zamankinden kararlı ve her zamankinden daha devrimci proleter kitlelerin sosyalizmi getirmek için bir gereklilik, tarihsel olarak kaderi belirlenmiş bir eylem olduğunu iddia etmişti. Fakat gerçekte kapitalist pazar için üretici rolündeki işçilerin söz konusu mücadelesi sadece kapitalizm içerisindeki kısır döngüdür. Bu mücadelenin işçi sınıfının durumunda genel bir iyileşmeye sebep olacağı dahi söylenemez; sadece bu mücadelenin ve mücadelenin etkilerinin işçi sınıfını kendi durumlarına ve toplumun genel koşullarına alıştırdığı görülebilir.
Marksizm, kapitalist şartları koruyan, kapitalizmi güçlendirip kapitalizmin halkın ruhuna etkilerini daha da viran eden, önemsiz de olmayan faktörlerden biridir. Halklar, burjuva ve aynı ölçüde işçi sınıfı sırf para kazanma amacı için duyarsız, spekülatif ve kültürsüz üretim koşullarına her zamankinden daha fazla müdahil olmuştur. Bu koşullar altında en çok acı çeken ve genellikle zorluk, yoksunluk ve yokluk içinde yaşayan sınıflarda net bilgi, isyan ve iyileşme arzusu gittikçe azalmaktadır.
Kapitalizm bir ilerleme dönemi değil, gerileme dönemidir.
Sosyalizm, kapitalizmin daha fazla gelişmesi ile gelmez ve üreticilerin kapitalizm içerisindeki mücadelesi olamaz.
Bunlar, vardığımız sonuçlardır.
İçinde bulunduğumuz yüzyılın da parçası olduğu yüzyıllar bir olumsuzlama zamanıdır. Birlikler ve şirketler, bizim geldiğimiz daha evvelki kültürlü zamanın tüm ortak yaşamı, tüm güzel dünyevi faaliyeti ve motivasyonu, cennet yanılsamasına sarılmıştı. Üç şey birbirinden ayrılmaz şeklide birleşmişti: birincisi, yaşamdaki birlik ruhu, ikincisi, tarifi imkânsız birlik, evrenin ruhsallığı ve önemi için sembolik dil – zira ferdin ruhunda doğru olarak kavranmıştır – ve üçüncüsü, hurafedir.
Zamanımızda, motomot anlaşılan Hristiyan dogmatik düşüncelerin hurafeleri ciddi saldırıya uğramıştır ve halk arasında giderek daha çok yerinden olmaktadır. Yıldızlar evreni keşfedilirken yeryüzü ve onun üzerindeki insan aynı anda daha küçük ve daha büyük hale gelmiştir. Dünyevi faaliyet genişlemiştir.
Zamanımızda, motomot anlaşılan Hristiyan dogmatik düşüncelerin hurafeleri ciddi saldırıya uğramıştır ve halk arasında giderek daha çok yerinden olmaktadır. Yıldızlar evreni keşfedilirken yeryüzü ve onun üzerindeki insan aynı anda daha küçük ve daha büyük hale gelmiştir. Dünyevi faaliyet genişlemiştir. Şeytan, göksel güçler, yer altı cinleri ve iblis korkusu yok olmaya başlamıştır. İnsan dünyaların sonsuz uzayında, kendi etrafını dönen küçük yıldız üzerinde, Tanrı’nın grotesk dünyasına göre, daha güvende hissetmiştir. Etkileri kesin bir şekilde ölçülebilen reddedilemez doğal güçler bilinir hale gelmiştir. Korku olmaksızın bunlar kullanılabilir ve bunlara itimat edilebilir. Yeni iş ve doğal ürün işleme yöntemleri bulunmuştur. Yeryüzü keşfedilmiş ve tüm yüzeyi yeniden iskân edilmiştir; tüm dünyada seyahat ve iletişim henüz alışamadığımız ve bize hala inanılmaz gelen bir hızla gelişiyor ve tüm bunlarla bağlantılı olarak aynı anda yaşayan insan sayısı önemli oranda artmıştır. İhtiyaçlar ve de bu ihtiyaçları karşılama vasıtaları olağanüstü artmıştır.
Hurafe içinde olduğumuz bu olumsuzlama çağında kesinlikle sarsılmıştır. Olumlu bazı şeyler de hurafenin yerini almıştır: objektif doğa terkibi bilgisi doğadaki şeytani düşmanlara ve dostlara olan inancı ilga etmiştir. Ruh dünyasının ani kaprislerinden ve ihanetinden duyulan korkuyu doğa üzerinde kurulan iktidar takip etmiş ve sayısız ruh ve perinin bu ölümü insanların çocuklarının doğum oranında olağanüstü artışta gerçek ifadesini bulmuştur.
Fakat tüm derin hisler, tüm coşkunluk ve insan birliği ve bağı ruh-cennet ile derin bir biçimde iç içe geçmiştir. Keşfettiğimiz yıldız dünyalar, etkilerine aşina hale geldiğimiz doğal güçler sadece dışsaldır; faydalıdır ve dış yaşama hizmet eder. Bunların birliğini iç yaşantımızla her şekilde, bazen derin bazen sığ felsefelerle, doğa teorileriyle ve şiirsel ilhamlarla ifade etsek de, bizim bir parçamız değildir, hayat kazanmamıştır. Bilakis, hakikatinde dünyanın, özümüzde taşıdığımız şekliyle, faydacı duyularımızın bize söylediklerinden tümüyle farklı, daha önce canlı olan ne varsa, imge ya da inanç ya da tarif edilemez bilgi ve de bu dünya görüşüne bağlı küçük gönüllü gruplardaki hakiki insan toplumu hepsi birlikte hurafe ile gerilemiştir. Bilim ve teknolojideki tüm gelişmeler bunun en düşük yedeğini sağlamayı başaramamıştır.
İşte bu nedenle bu zamanlara gerileme dönemi diyoruz çünkü kültürün ana özelliği, insanları bir arada tutan ruh, gerilemiştir.
Eski hurafeye ya da anlamını yitirmiş sembolik dile geri dönüş girişimleri, eski şablonlara bağımlı, hissi akıldan daha güçlü olan halkın zayıflığı ve köksüzlüğü ile bağlantılı sürekli yenilenen bu tepki çabaları tehlikeli engellerdir ve de nihayetinde sadece sonucun belirtileridirler. Kendisi örgütlü ruhsuzluk olan devletin baskıcı yönetimi ile bağlantılı oldukları zaman, ki kolaylıkla böyle olur, daha rahatsız edici olurlar.
O halde gerilemeden bahsedince, bu bahsimizin ruhbanın dünyamızın günahkârlığı ile ilgili şikâyeti ya da dönüşüm çağrısı ile hiçbir ortak yönü yoktur. Bu çöküş geçici bir devir olup bünyesinde yeni bir başlangıç, taze bir iyileşme, birleşik bir kültürün tohumlarını barındırır.
her kuruntunun, her dogmanın, her felsefenin ya da dinin dış dünyada değil kendi iç dünyamızda köklere sahip olduğunu hatırlayalım. İnsanların doğayı ve kendisini uyumlu kıldığı tüm bu semboller bu bakımdan halkların komünal yaşamına güzellik ve adalet getirmeye uygundur çünkü bunlar içimizdeki sosyal dürtünün yansımalarıdır ve çünkü kendisi ruha dönüşen bizim kendi biçimimizdir.
Sosyalizmi, ruhsal bir hareket olarak insanlar arasında yeni şartlar için mücadeleyi düşünmek, diğer bir deyişle yeni insan ilişkilerine varmak için tek yolun insanların kendileri için yaratan ruhtan etkilenmeleri gerektiğini anlamak bizim için çok acil olmakla birlikte geriye, geri getirilemeyen bir geçmişe doğru bakmamamız ve güçlü olmamız da aynı şekilde önemlidir. Kısacası, kendimize yalan söylememeliyiz. Cennet sanrısı, hakikat, felsefe, din, dünya görüşü veya kişi, dünya ile ilgili hissiyatı kelimeler ve biçimler şeklinde billurlaştırma çabalarına her ne ad vermek istiyorsa o, şimdilerde bizim açımızdan sadece bireyler olarak var olmaktadır. Toplulukları, mezhepleri, kiliseleri, bu türden ruhsal muadillerine dayanan her türde birlik kurma girişimi sahteliğe ya da tepkiye yol açmıyorsa en azından sırf zayıf bir lafügüzafa sebep olur. Duyular dünyasının ve doğanın ötesine giden her şeyde derin bir biçimde yalnızız ve sessiz bir yalıtılmışlığa tabiyiz. Bu da tüm dünya görüşlerimizin hiç bir yıkıcı ihtiyaç, etik inandırıcılık içermediği, ekonomi ve toplum üzerinde bağlayıcı olmadığı anlamına gelir. Bunu, böyle olduğu için, kabul etmeliyiz ve bireysellik çağında yaşadığımız için bunu pek çok şekilde, memnuniyetle ya da vazgeçerek, umutsuzca ya da arzu ile, kayıtsızca ya da hatta isyankarca kavrayabiliriz.
Ancak her kuruntunun, her dogmanın, her felsefenin ya da dinin dış dünyada değil kendi iç dünyamızda köklere sahip olduğunu hatırlayalım. İnsanların doğayı ve kendisini uyumlu kıldığı tüm bu semboller bu bakımdan halkların komünal yaşamına güzellik ve adalet getirmeye uygundur çünkü bunlar içimizdeki sosyal dürtünün yansımalarıdır ve çünkü kendisi ruha dönüşen bizim kendi biçimimizdir. Her ruh komünal ruhtur ve ister uyanık ister uykuda bütüne, diğerleri ile birleşmeye, topluma, adalete yönelik dürtünün dindiği hiç bir birey yoktur. Topluluk amaçları için gönüllü birliğe yönelik doğal dürtü kökleşmiştir fakat bu dürtü uzun yıllar kendisinden kaynaklanan dünya kuruntuları ile bağlantılı olduğu ve şimdilerde kaybolduğu ya da çürüme sürecinde olduğu için sert bir darbe ile uğraşmış ve uyuşmuştur.
O halde insanlar için öncelikle bir dünya görüşü yaratmak zorunda değiliz; bu tümüyle suni, geçici ve yetersiz, hatta romantik ve ikiyüzlü olurdu ve aslında bugün modaya tabii olurdu. İçimizde yaşayan, bireysel komünal ruh realitesine sahibiz ve sadece bu ruhun yaratıcı bir şekilde çıkmasına izin vermeliyiz. Küçük gruplar ve adalet toplulukları yaratma arzusu – bir halk oluşturmak için göksel bir sanrı ya da sembolik bir biçim değil, dünyevi toplumsal neşe ve hazır oluş- sosyalizmi ve gerçek bir toplumun başlangıcını getirecektir.
Ruh doğrudan harekete geçecek ve yaşayan insanlıktan kendi görünür biçimlerini yaratacaktır: sonsuzluk sembolleri topluluklara, ruhun tecessümleri dünyevi adalet şirketlerine, kiliselerimizdeki aziz imgeleri rasyonel ekonominin kurumlarına dönüşecektir.
Rasyonel ekonomi: bu kelime kasıtlı olarak kullanıldı çünkü burada bir şey daha eklenmelidir.
Bu çağa gerileme devri dedik çünkü esas – ortak ruh, gönüllülük, halk yaşamının ve biçimlerinin güzelliği – zayıflatılmış ve yıkılmıştır. Bilimde, teknolojide ilerlemeye, nesneleştirilmiş doğanın tarafsız fethine ve zaptına başka bir isim – aydınlanma – verilmiştir. Akıl daha kıvrak ve net hale gelmiştir; – en geniş anlamıyla – doğadan fiziği kazandığımız için, fiziğin fiili uygulamaları değerini kanıtladığı için ve doğanın güçlerini sömürerek matematiği kullanmayı öğrendiğimiz için, şimdi de, tüm dünyada olağanüstü geniş bir sahada insan ilişkilerinin teknolojisini uyguladıkça matematiğin sıkça uygulanması, iş bölümü ve bilimsel yöntemler ile en doğru ve makul olanı yapmayı öğreneceğiz. Önceleri her ikisi de oldukça gelişmiş olan sanayi teknolojisi ve ekonomik ilişkiler adaletsiz bir sisteme ve anlamsız bir güce koşulmuştu. Fakat hem psiko-endüstriyel hem ekonomik-sosyal teknoloji artık yeni kültüre, geleceğin insanlarına yardım edecektir, tıpkı daha önce ayrıcalıklı olanlara, güçlü olanlara ve borsa spekülatörlerine hizmet ettikleri gibi.
Bu bakımdan içinde olduğumuz gerileme devrinden bahsetmek yerine – eğer istersek – doğa gözlemi ve hâkimiyetinin, teknoloji ve rasyonel ekonominin hiç olmadığı kadar üstünlük kazandığı ilerlemeden de bahsedebiliriz. Ta ki birkaç yüzyıldır gömülü olan ortak ruh, gönüllülük ve sosyal dürtü yeniden zuhur edene kadar, insanları zapt edip bir araya getirene kadar ve yeni güçlerin kontrolünü eline alana kadar.
Bir kez, bireylerdeki aynı ruh eğilimi doğal dürtüsü ile bu yeni kapasiteleri ele geçirip bunları mücessem gruplara katınca bireyi dönüştüren, fenomeni uyumlu birliklere ayıran düşünce, holistik perspektif, bir kez daha bireysel insan ruhundan çıkacak ve bir insanlar cemiyetine, tüzel kişiye ve birleştirici bir biçime dönüştürecektir. Bir kez bu dünyevi-cismani ruh biçimi var olunca yeniden insanların yüzyıllar boyunca ruhsal coşkunluğa uyumlu dünya görüşüne ve kuruntusuna sahip olması kolaylıkla mümkün olabilir. Bu duygulara bu kadar yenik düşmeyi istemiyoruz, buna karşı kendimizi koruyoruz ve bağlılık düşkünü değiliz. Ayrıca herhangi bir ihtimal dâhilinde bu döngünün bir kez daha kapanması gerektiği, düşünce ve birliğin kozmik-dini, suni hurafe biçimine bağlanmak zorunda kalacağı ve ortak ruhun cesaretinin bir kere daha kırılacağı ve yalıtılmışlığın yeniden eski haline döneceği vb. ile ilgili bir şeyler söyleyebilmek için insan tarihinin gidişatına ilişkin çok az şey biliyoruz. Bu tür inşaları yapmaya hakkımız yok. Tüm bunlar bir zorunluluktan ibaret olabilir fakat gelecek tümüyle farklı olabilir. Bu tür bir bilginin halen daha uzağındayız. Görevimiz önümüzde şu anda net olarak duruyor: yalancılık değil hakikat. Bir din taklidinin yapaylığı değil, bireylerin tüm ruhsal bağımsızlığını ve çeşitliliğini kısıtlamadan toplumsal yaratımın gerçekliği.
Hazırlamak istediğimiz, köşe taşlarını yerleştirmek üzere olduğumuz yeni toplum eski hiçbir yapıya geri dönmeyecektir. Bu son yüzyıllarda medeniyetin keşfettiği araçlara sahip bir kültür, yeni bir biçimde eski olacaktır.
Ancak bu yeni insanlar kendi kendine gelmez: yanlış bilimin Marksistinin bu “gelmek zorunda”yı anladığı gibi “gelmek zorunda” değildir. Gelmelidir, çünkü biz sosyalistler onun gelmesini istiyoruz ve hâlihazırda ruhlarımızda bu tür bir insan biçimlerini taşıyoruz.
Nasıl başlayacağız? Sosyalizm nasıl gelecek? Ne yapılmalı? Öncelikle mi yapılmalı? Hemen mi yapılmalı? Buna cevap vermek son görevimiz olacak.
Çev: Nesrin Aytekin

https://itaatsiz.org/?p=5528
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.07.19 18:30 kacyasindasinlansen Komşumun Fırl(a)ma Kızı

Merhaba, ben Emre. Şu anda 27 yaşındayım. 1.86 boyunda, mavi gözlü, buğday tenli ve atletik vücutlu biriyim. Yakışıklı olduğum çevrem tarafından hep söylenir. Aslen Sivaslıyım, ama Liseyi bitirip, İstanbul'daki bir Üniversite'yi kazanınca, mecburen İstanbul'a gitmek zorunda kaldım. İstanbul'da dayım vardı. Öğrenci yurdunda kalacağımı söylediğimde, dayım, "Oğlum ne işin var yurtta, kal işte bizde, burası senin evin!" dedi. Ben rahat edemeyeceğimi söylediğimde, "Ozaman sana bir daire kiralayalım, tüm masraflarını da ben üstleneceğim!" dedi. Dayım İstanbul'a ilk geldiğinde aldığı arsaların prim yapmasından dolayı büyük paralar vurmuştu. Ben okula kayıtla falan uğraşırken, dayım bir daire kiralamış, dayayıp döşemişti bile. Evde ihtiyacım olan herşey vardı. Evin anahtarlarıyla birlikte 400 Lira da para sıkıştırdı elime, "Lazım olur!" dedi.
Sağolsun dayımın tüm giderlerimi karşılaması sayesinde, kendimi derslere vermiştim. Karıya kıza takılmadan ve 4 sene ineklemenin sonunda başarılı bir şekilde Üniversiteyi bitirdim. Ama piyasadaki iş sıkıntısı yüzünden sağlam bir işe giremiyordum. İstediğim şirketler beni kabul etmiyor, ya da komik maaşlar öneriyordu ve benim o maaşla geçinmem imkansızdı. Dayım halen harçlığımı bol bol verdiğinden, iyi bir iş bulana kadar aramaya devam ediyordum. Tabi bu süreçte, evde eskisinden fazla takılmaya başlamıştım ve dolayısıyla komşularımla da biraz tanışmıştım.
Binada oturanların hepsi varlıklı insanlardı. Komşularımdan Aynur abla, 30'lu yaşlarda ve çok bakımlı bir kadındı. Aynur ablanın kocası Halit abi ise 50'li yaşlardaydı ve gerçekten çok zengin bir adamdı, bir o kadar da babacandı. Bunların bir kızı vardı, Beyza, 17 yaşında Liseli bir çıtırdı. Beyza, siyah saçlı, beyaz tenli, yaşına göre dolgun göğüsleri ve kalçaları olan harika bir kızdı. Rahat yetiştiği hemen belli oluyordu, hep açık kıyafetler giyer, annesi veya babası giyim yönünden onu kısıtlamazdı. Beyza'nın o insanı çıldırtan götüne bitiyordum resmen.
Cuma akşamıydı, evde oturmuş bira içiyordum. Kapım çalındı. Kapıyı açtığımda, karşımda, şıklığıyla binadaki tüm kadınlara taş çıkartan Aynur abla ve kızı Beyza duruyordu. Aynur abla, "Nasılsın Emre? Müsaitsen biraz konuşabilirmiyiz?" dedi. Hemen içeriye davet ettim. Oturunca, "Senden bir ricam var Emre, Beyza da senin bitirdiğin bölümü istiyor ve seneye sınava girecek. Onu çalıştırırmısın?" dedi. Ben hiç düşünmeden, "Tabii ki çalıştırırım Aynur abla!" dedim ve hangi günler müsait olduklarını sordum. Aynur abla, "Cumartesi ve Pazar günleri, saat 11:00'den sonra çalıştırırsın!" dedi. Biz konuşurken, Beyza'nın telefonuna bir mesaj geldi ve izin isteyerek kalktı gitti. Aynur abla, "Gitmesi iyi oldu, seninle ders ücretini konuşacaktım, Beyza'nın parasal konuları duymasını istemiyorum!" dedi. Ben, "Ne ücreti efendim, ücret falan istemem, hatırınız yeter, komşuyuz!" dedim.
Aynur abla, "İstemeyeceğini biliyorum, ama sende hatırım varsa ücretini alırsın. Haftalık 500 Lira uygun mu?" dedi. "Gerçekten ücret istemiyorum, hem o para çok çok fazla!" dedim. Ama Aynur abla, "İtiraz istemiyorum!" dedi ve kalktı, giderken de extradan 300 Lira bıraktı, "Bu da şimdiden sana teşekkür ücretimiz olsun!" diyerek gitti. Benim bu paranın hakkını vermem için kendimi iyi yormam gerekecekti. Yarınki ilk dersimde zinde olmak için, bira içmeyi bırakarak, saat gece 22:00'ye gelmeden yattım.
Cumartesi sabahı erkenden kalktım, duşumu aldım, traşımı oldum, en güzel kıyafetlerimi giyindim, parfümümü sıktım ve iyi bir kahvaltı yaptım. Ne de olsa ilk öğretmenliğime başlayacaktım. Saat tam 11:00'de karşı dairede oturan Aynur ablaların ziline bastım. Kapıyı bana Aynur abla açtı, "Hoşgeldin Emreciğim, geç, Beyza içerde, odasında!" dedi. Kapısını tıklatıp içeriye girince Beyza'yı gördüm, altına kısa bir etek, üstüne de yeşil bir tişört giymişti. "Hoşgeldin!" diyerek ayağa kalktı, tokalaşmak için elini uzattı. Yanaklardan öpüşürken parfümü beni tahrik etmişti. Dün annesiyle bana geldiklerinde gayet soğuk ve resmi davranan Beyza'nın, şimdiki bu samimiyetine hem şaşırmıştım, hemde sevinmiştim doğrusu. Annesinin babasının yanındayken uslu kız çocuğunu oynuyordu bu Beyza!
Derse hemen başladık. Aynur abla da sürekli bize çay, bisküvi falan getiriyordu. Annesi odaya girdiğinde Beyza hemen ciddileşiyor, annesi odadan çıkınca ise saçıyla başıyla oynuyor, gözlerimin içine bakarak dudaklarını ıslatıyordu. 2 saat kadar çalıştıktan sonra dersi bitirdim ve "Bugün bu kadar yeter, yarın yine aynı saatte gelirim ve bu konuyu bitiririz, sana ödev veririm, öbür haftaya da kontrol ederim!" dedim ve kalktım. "Tamam!" diyerek yine tokalaştı ve yanaktan öpüştük. Odasından çıktığımda, Aynur abla sordu, "Nasıl, kapacak mı birşeyler?" diye. Ben de, "Gerçekten zeki bir kız, kendini biraz daha verirse istediği bölüme girer!" dedim ve vedalaşıp ayrıldım ordan. Eve gittiğimde Beyza'yın o götünü düşünerek 2 posta 31 çektim ve yarım kalan uykuma devam ettim.
Pazar günü yine saat 11:00'de gittim. Bu sefer kapıyı bana Beyza açtı ve hiç tokalaşmadan, yanaktan öpüşmeden, "Gel Emre abi, biz de kahvaltıdaydık!" dedi. İçeriye girip, Halit amcaya, "Kahvaltınızda rahatsız etmek istemezdim, olmazsa gideyim, birazdan gelirim..." dedim. Ama Halit amca ayağa kalkıp, "Gel otur oğlum, kahvaltı yap bizimle! Zaten birşeyler konuşacağım senle!" dedi ve zorla oturttu.
Beyza bana da tabak koyarken, evde kahvaltı yaptığımı, sadece bir bardak çay içebileceğimi söyledim. Beyza'ya kaçamak bakışlarla bakıyordum. Yine kısacık bir etek giymişti, gerçi kalçalarını tümden kapatıyordu, ama yine de tahrik ediciydi. Beyza'ya bakarken annesine babasına yakalanmamak için, bakışlarımı mutfaktaki eşyalara yönlendirmiştim. Halit amca söze girdi, "Emreciğim, biliyorsun benim Almanya'da bir şirketim var. Yakında Almanya'ya gitmem gerekiyor. Sen saygılı ve güvenilir birisin, Aynur ablan ve Beyza sana emanet, ben yokken göz kulak ol onlara, tamam mı?" dedi. "Tamam Halit amca, merak etme sen!" dedim. Beyza'nın kahvaltısı bitince, derse başlamak için odasına geçtik.
Derse başladık, ama Beyza yine saçıyla başıyla oynamaya başlamıştı. Beyza verdiğim soruları çözerken, ben de Beyza'nın tişörtüne zor sığan göğüslerini kesiyordum. Bir ara Beyza kalemini düşürdü ve kalem dolabın altına doğru gitti. Beyza kalkıp, resmen önümde domalarak, kalemi almaya çalıştı. Altına giydiği tanga külotuna kadar görüyordum ve benim yarak çadırı kurdu tabii. Biraz aradıktan sonra kalemi buldu. Bana bakarak sinsice güldükten sonra yerine oturdu ve tekrar derse devam ettik. Ama benim aklım o tangalı götünde kalmıştı.
Yaklaşık 45 dakikadır ders yapıyorduk ki, Aynur abla beni çağırdı. Şık bir kıyafet giymiş, makyaj yapmış, süslenmiş püslenmişti. "Emreciğim, biz çıkıyoruz, Halit'in bir akrabasının düğününe gideceğiz, siz çalışmaya devam edin!" dedi ve elindeki zarfı verdi, "Ücretin burada!" dedi. Zarfı aldım, teşekkür edip Beyza'nın yanına geri döndüm. Dış kapının kapanma sesiyle birlikte, Beyza hemen kalktı, "Kısa bir ara verebilirmiyiz, birşeyler içmek istiyorum!" diyerek odadan çıktı. Az sonra da seslendi, "Mutfağa gelsene, sen ne içmek istiyorsun?" diye. Kalktım gittim yanına. Dolaptan kola çıkarmıştı. "Ben de kola içeyim ozaman." dedim. Bana da bir bardak doldurup verdikten sonra pencereden baktı, "Gittiler! Dur, kolanın içine biraz babamın viskisinden koyalım! Bizimkiler yokken ara sıra yapıyorum, çok güzel oluyor!" dedi, cevabımı beklemeden salona gitti.
Viski şişesini kaptı geldi, ikimizin kolasına da biraz viski ekledi. Büyük bir yudum aldıktan sonra, "Sigaran varmı, versene, yanında iyi gider!" dedi. Yanılmamıştım, annesinin babasının yanında uslu kızı oynuyordu. Ama bu kız fırlamanın önde gideniydi, Şeytana pabucunu ters giydirirdi. Sigara paketini ve çakmağı cebimden çıkardım, "Annen baban biliyor mu içtiğini?" diye sordum. "Manyakmısın, bilmiyorlar tabii ki!" deyip paketi ve çakmağı elimden aldı ve "Uyuzluk yapıp söylemeyeceksin dimi?" diyerek bir sigara yaktı. Bir fırt çekip dumanı üfledi ve yaktığı sigarayı bana verdi, kendine birtane daha yaktı. İyice kanaat getirmiştim, bu kızdan herşey beklenirdi. Sigaralarımızı ve viskili kolalarımızı içerken, "Keşke okuldaki hocalar da senin gibi olsa, çok kafa adamsın, üstelik çok yakışıklısın!" dedi. "Teşekkür ederim, ama şimdi dersimize dönelim, hadi söndür sigaranı!" dedim. Sigaralarımızı söndürüp, içeceklerimizi bitirdik ve dersin başına döndük.
Bir saat daha çalıştıktan sonra, ödevlerini verdim ve gitmek için izin istedim. Beyza beni kapıya kadar uğurlamak için önümden gidiyordu. Koridorda götünü kıvırtarak yürürken, benim yarak yine çoktan kalkmış, çadırı kurmuştu. Tam dış kapıya yaklaşırken Beyza (kasıtlı olarak) birden durunca, ben de onun arkasına yaslanmak zorunda kaldım ve direk gibi dikilmiş yarağım götüne dokundu. Beyza, "Biliyordum!" diyerek döndü
submitted by kacyasindasinlansen to SexHikayeleri [link] [comments]


2020.07.05 17:10 oguzkra1 Recep Tayyip Erdoğan'ı neden seviyorum sıralı liste

İlk gençlik yıllarında sosyal hayat ve siyasetle iç içe bir yaşam sürdüren Erdoğan, acaba o zamanlar, bir gün REİS diye anılacağını, böyle sevileceğini hayal edebiliyor muydu?
İnsan ne çok hayal kurup vazgeçiyor. İşte vazgeçmeden, bir şeye tutkuya bağlanmak böyle bir şeydi. Sonunda hep gülüş, hep başarı getiriyordu. Bir gün koskoca bir ülkenin sorumluluğunu almak, koskoca bir tarihin yükünü sırtlanmak büyük, çok büyük bir hayaldi elbet. Gençliğinde durup birine anlatmaya kalksan insanların sana gülmeden edemeyeceği kadar büyük.
Demek ki bazen sessiz hayaller kurmak gerekiyordu. İşte bu biyografi, Erdoğan’ın çocukluktan bu yana kaybettiklerinin; ama en çok kazandıklarının ve elbette kazandırdıklarının hikayesiydi. Çünkü O, sessiz hayaller kurup, sağlam adımlar atmayı bilmişti…
Bugün 26 Şubat! Erdoğan'ın doğum günü. Cumhurbaşkanımız 65 yaşında. Kutlu olsun!
📷

Çocukluğu

Recep Tayyip, 26 Şubat 1954’te İstanbul’un Beyoğlu ilçesi Kasımpaşa semtinde Tenzile Hanım ve Ahmet Bey’in oğlu olarak dünyaya geldiğinde, ailesi ona “Recep Tayyip Erdoğan” adını verdi. Recep adını doğduğu gün Hicrî takvime göre Recep ayına denk geldiğinden, Tayyip’i ise, dedesinin adı olduğundan tercih etmişlerdi.
Babası Ahmet Bey, “Bakatalı Tayyip” olarak anılan Tayyip Efendi’nin oğluydu.
Tenzile Hanım, Ahmet Bey’in ikinci evliliğiydi. İlk evliliğini Güneysu’dayken Havuli Hanım ile yapmıştı. Bu evlilikten Mehmet ve Hasan adını verdikleri iki çocukları olmuştu. Ahmet Bey İstanbul’da Şirket-i Hayriye’ye kıyı kaptanı olarak girdi. Hanuli Hanım ile evlilikleri sona ermişti. Burada Tenzile Hanım ile tanıştılar. Ve Ahmet Bey 2. evliliğini Tenzile Hanım ile yaptı. Bu evlilikten Recep Tayyip, Mustafa ve Vesile dünyaya geldi.
Recep Tayyip, sakin ve yeri gelip yokluğu hissettiği bir çocukluk geçirdi. “Reis Kaptan” lakabıyla anılan babası Ahmet Bey’in çocukluğundan gençliğinde karakteri üzerindeki etkisi yadsınamazdı. En çok tatil günlerinde babasının kendisini motorla, Galata ve Tophane’de gezdirdiği zamanları seviyordu. Babasını en iyi bu gezilerde gözlemliyor, sert mizacının altındaki sevilesi adamı fark ediyordu.
Çok asabiydi gerçekten Ahmet Bey. Ve tabii bu asabiyetinin yanında çok da disiplinliydi. İşte Recep Tayyip'i babasına benzeten de bu yanıydı. Özünde asabi yanından korksa da, bu korku o tatlı baba korkularındandı.
📷

Yamalı ayakkabılarla okul yolu

Recep Tayyip, okul hayatına Kasımpaşa’da başladı. Piyale Paşa İlköğretim Okulu’na kaydolmuştu. Okul evlerine yakın değildi. Annesi, onları her gün okula götüremiyordu. Yaz kış demeden, yarım saatlik yolu yamalı ayakkabılarla gidip geliyorlardı.
Durumları pek iyi değildi işte. Her çocuk karınca kararınca bir işin ucundan tutup eve para getirmeye bakardı. Recep Tayyip de annesinin içini suyla doldurduğu bakraçlara buz koyar, mahallelerindeki futbol sahasında soğuk su ve simit satardı. Yatılı okul zamanları geldiğinde de, babasından aldığı harçlıklar kitap masrafına yetmediğinde kartpostal satacaktı… Yazları ise, Rize’ye giderler; çay ve fındık toplarlardı.
Küçük şeylerle mutlu olmayı öğrenmiş koca yürekli çocuklardı onlar. Sokakta oyun oynayacak, kendi oyunlarını kuracak kadar da şanslılardı. İlkokulda teneffüs saatini iple çekerler, kağıtları buruştura buruştura bir araya getirip top yaparlardı. E haliyle birkaç oyundan sonra güzelim ayakkabılar delik deşik, yamaya gönderilir; okul yolunda yamalı ayaklarla bir kısır döngü başlardı.
📷

Hayatının dönüm noktası

Recep Tayyip, 5. Sınıfta hayatının dönüm noktasını yaşadı. O gün, İmam Hatip, onların da hayatına girdi. Okul müdürü, “namaz” konusunu işliyordu. Derste “Kim namaz kılacak?” diye sorduğunda Recep Tayyip parmağını kaldırdı. İhsan Hoca, öğrencisinin namazını izledi. Çok geçmeden babası Reis Bey’i okula davet etti. Ona: “Biz Tayyip’i İmam Hatip okuluna gönderelim” diye fikrini bir çırpıda belirtiverdi. Recep’in kaderi işte o gün değişti belki de. Babası, biraz duraksadı ve “Nasıl takdir ederseniz” dedi. Recep, Piyale Paşa İlkokulu’ndan 1965’te mezun oldu.
Bu nasıl düşündüğüne, nereden baktığına göre değişen bir kader noktasıydı. Çünkü Recep Tayyip, o dönemde imam hatip mezunu olmanın, ülke içinde üniversite kapılarının kapalı olduğu anlamına geldiğini bilmiyordu henüz. Yatılı okuduğu Fatih’teki İstanbul İmam Hatip Lisesi’nden 1973’te mezun oldu. Kendi deyimiyle bir mücadelenin içinde olduğu zamanlardı. Üniversite konusunda yaşadığı kısıtlamalar sebebiyle liseyi bitirmek için dışarıdan bitirme sınavlarına girdi ve fark olarak gösterilen dersleri verdi. Mücadeleden sağ çıkıp geleceğe yüzünü dönebildi ve Ekim 1973’te Eyüp Lisesi’nden mezun olup ikinci bir lise diploması aldı. Aynı yıl İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ne bağlı Aksaray İktisadi ve Ticari Yüksekokulu’na girdi.
1977-1978 döneminde Akademi bünyesindeki yüksekokullar İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Ticari Bilimler Fakültesi adı altında birleştirildi. Recep Tayyip de, Şubat 1981’de mezun oldu. Kurum Temmuz 1982’de kurulan Marmara Üniversitesi’ne bağlandı. Diplomasında adı geçen kurum ise, Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi oldu.
Yıllar sonra dönüp bu günlere baktığındaysa en çok sosyal birisi oluşunu takdir edecek ve “İyi ki yapmışım” diyecekti. Çocukluğundan beridir asla asosyal biri olmamıştı. Siyaseti takip etmeye erkenden başlamıştı. Özellikle ortaöğretim boyunca yaşadığı süreç, geleceğini şekillendiren ilk zamanlardı; en değerli safir taşlarından örülmüş zamanlar…
Öyle ki yıllar sonra bir röportajı sırasında şunu diyecekti: “O dönemler olmamış olsaydı, bunlar olmazdı. O sosyal yaşam beni daha sonra siyasete taşıdı. Siyasette de ondan sonrası devam etti".
📷

Futbol merakı

Arkadaşları arasında en çok o severdi top oynamayı. Teneffüs arasında yapılacak 10 dakikalık maçın lezzetini dahi tam tadabilmek için o kağıttan topları kendisi yapardı çocukken; topa ilk ayak vuran o olurdu…
Kağıt topların peşinden koşarken, bayramlarda seyranlarda biriktirdiği harçlıklardan bir top almanın sevincinde, mahallede top koşturdu. Sonra mahalle takımı derken, ilk transferini amatör kümede yaşadı. Bu transferin ücreti 500 liraydı. Recep Tayyip, bir yandan seviniyor, belki bir yandan da futbol sahasında ne kadar su, simit satsa bu parayı kazanırdı, onu hesap etmeye çalışıyordu.
Onun futboldan asıl kazancı para değildi aslında. Terimlerin anlamını zamanla kavrayacak olsa da, kolektif düşünmeyi ve dayanışmayı öğrenmişti. Üstelik sözlük anlamlarının karşılığı olması yanında, bunu gerçekten hissederek öğrenmişti.
Temmuz 1974’te İETT’de geçici işçi statüsüyle işe başladığında da kurumun futbol takımında top koşturmaya devam etti. 18 Haziran 1981’de görevinden istifa etti. Buradan sonra bir süre de amatör takımlardan biri olan Kasımpaşa Erokspor’da oynadı.
📷
(Solda Emine Erdoğan, sağda Tenzile Erdoğan ve kucağında da ilk oğul Ahmet Burak - Asker ziyareti sırasında)

Siyasi kariyerine başlarken

Recep Tayyip, siyasi kariyerine oldukça erken başlamıştı. İlk adımı lise yıllarında “Milli Türk Talebe Birliği”ne girerek attı. 1975’te, üniversitedeyken daha resmi bir adım daha attı ve Milli Selamet Partisi’nin Gençlik Kolu Başkanlığı’na; 1976’da ise, İstanbul İl Gençlik Kolları Başkanlığı’na seçildi. Bu görevi, MSP, 12 Eylül Darbesi sonrasında kapatılana kadar devam etti.
1982’de askerlik görevi için siyasete ara verdi. Acemi birliğinde geçen 4 aylık süreçte Tuzla Yedek Subay Piyade Okulu’ndaydı. Usta birliği döneminde ise, İstanbul Kağıthane’deki 3. Kolordu 6. Piyade Tümeni 77. Piyade Alayı Karagâh Servis Bölüğü’nde kantinlerin idaresinden sorumluydu. Bu görev sırasında su, simit sattığı zamanlar ne sıklıkla düşüyordu acaba hatırına…
Siyaset, damarlarında akan kandan farksızdı artık, kendini oraya ait hissediyordu. Askerliği biter bitmez kaldığı yerden devam etti; daha da ilerleyecekti. Dönüşü 19 Haziran 1983’te kurulan Refah Partisi’ne katılarak yaptı. 1984’te de Beyoğlu İlçe Başkanı oldu. 1985’te düzenlenen kongrede, “Merkez Karar ve Yürütme Kurulu Üyesi” seçildi ve aynı yıl partinin İstanbul İl Başkanlığı’na getirildi.
20 Ekim 1991’de yapılan genel seçimlerde Refah Partisi, Milliyetçi Çalışma Partisi ve Islahatçı Demokrasi Partisi ile ittifak yaptı. Erdoğan da, Refah Partisi’nin İstanbul 6. Bölge 1. sıradan adayı olarak seçimlere katıldı. Refah, İstanbul’dan yüzde 16,73 oy aldı.
Erdoğan, 19. Dönem Milletvekili olarak TBMM’ye girmişti. İlk kez gerçekleşen bir uygulama vardı. Seçmenler, parti milletvekillerini sıralamaya bakmadan tercih edebiliyordu. Bu tercihli oy sisteminde seçmenler, tercihini ikinci sıradaki aday Mustafa Baş’tan yana kullandı. Erdoğan için sandıktan çıkan oy 9 binken, Baş için 13 bindi. Sonuçlar açıklandıktan birkaç gün sonra da Erdoğan’ın milletvekilliği Mustafa Baş’a geçti.
📷

Erdoğan evlendi

Erdoğan, 4 Temmuz 1978’te bir konferans verdi. Emine Gülbaran ile de işte bu konferans sırasında tanıştı. Bu adam, bir gün ülkede Başkan olacaktı. Emine Hanım, o gün ileride Türkiye’nin “First Lady”si olacağından habersiz, Erdoğan’ın ışığına kapıldı.
Karşılıklı yansıyan bu ışık, onlara bir evlilik ve 4 evlat getirdi. Kızlarına Esra ve Sümeyye; oğullarına ise, Ahmet Burak ve Necmeddin Bilal adlarını verdiler.
📷

Erdoğan tutuklandı

Erdoğan, 28 Aralık 1986’da yapılan Milletvekili ara seçimlerinde Refah Partisi İstanbul adayı olarak gösterildi; ancak seçilemedi. 26 Mart 1989’da ise, Beyoğlu Belediye Başkanı adayıydı. Yüzde 22,83 oranında oy alsa da yeterli olmadı. Sosyal Demokrat Halkçı Parti adayı Hüseyin Aslan’ın oy oranı, yüzde 29,29’du.
Erdoğan, sonuç birleştirme tutanaklarında usulsüzlük olduğu gerekçesiyle sonuçlara itiraz etti. Ancak İlçe Seçim Kurulu Başkanı 2. Asliye Ceza Mahkemesi Hakimi Nazmi Özcan da kendisine hakaret ettiği gerekçesiyle Erdoğan’ı mahkemeye verdi; 18 aydan 2 yıla kadar hapis istemiyle yargılanacaktı.
Dava, Beyoğlu 1. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü; ama Erdoğan duruşmaya katılmadı. Hal böyle olunca mahkeme, hakkında gıyabi tutuklama kararı verdi. Erdoğan, bir ay sonra 27 Nisan günü tutuklandı. Bir hafta Bayrampaşa Cezaevi’nde kaldıktan sonra kefaletle serbest kaldı.
Mahkeme ise, kendisine hakime hakaret suçundan 6 ay hapis ve 20 bin lira para cezası vermişti. Ancak TCK’nin 72. Maddesi uyarınca hapis cezası tecil edildi ve para cezasına çevrildi.
📷

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Erdoğan

Refah Partisi, 27 Mart 1994 yerel seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı adaylığı için Recep Tayyip Erdoğan, Ali Coşkun, Temel Karamollaoğlu, Veysel Eroğlu ve Nevzat Yalçıntaş için kamuoyu araştırması yaptırıyordu.
15 Ocak 1994’te partinin başkanı Necmettin Erbakan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday ismin Erdoğan olacağını açıkladı. Seçim sonuçları Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı olduğunu gösteriyordu.
Erdoğan, Başkanlık döneminde, 4 milyar dolarlık bir yatırıma imza attı; trafik ve ulaşım sorununa karşı 50’den fazla köprü ve çevre yolu inşa edildi.
📷

Erdoğan’ın hapse girme süreci

Tarih 6 Aralık 1997’yi gösteriyordu. Erdoğan, Siirt’te düzenlenen bir açık hava toplantısında yaptığı konuşma sırasında Ziya Gökalp’in, 1912’de, Balkan Savaşı’ndaki Türk askerleri için yazdığı “Asker Duası” şiirinden bir dörtlük okudu. Bu dörtlük şöyleydi;
“Minareler süngü, kubbeler miğfer
Camiler kışlamız, müminler asker
Bu ilahi ordu dinimi bekler
Allah-u Ekber, Allah-u Ekber”.
Erdoğan, okuduğu bu dörtlüğün, bu haliyle Ziya Gökalp’e ait olduğunu dile getirmiş ve şu açıklamada bulunmuştu: “Konuşmamın bütünü incelendiğinde milli birlik ve beraberlik mesajı verildiği görülür”.
Erdoğan’ın konuşmasıyla ilgili bir inceleme başlatıldı. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, Erdoğan’ın yaptığı konuşmanın görüntülerini inceledi. Görüşlerini, Refah Partisi’nin kapatılması istemiyle açılan davanın görüşüldüğü Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’na iletti.
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığı, Erdoğan hakkında yürütülen “Türk Ceza Kanunu’nun 312/2 maddesi uyarınca “Halkı din ve ırk farkı gözeterek, kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek” suçlamasıyla hazırladığı iddianameyi, 12 Şubat 1998’de tamamladı.
Erdoğan, 1 yıldan 3 yıla kadar hapis istemiyle yargılanmaya 31 Mart’ta başlandı. Dava 21 Nisan’da, Erdoğan’ın hakkında iddia edilen suçu işlediği yönünde sonuçlandı. Erdoğan, 1 yıl hapis ve 860 bin TL ağır para cezasına çarptırıldı. Ancak duruşmadaki hali göz önünde bulundurularak cezası 10 ay hapis ve 176 bin 666 lira para cezasına çevrildi.
Erdoğan, 3 Haziran’da açıklanan gerekçeli karara göre, “Siirt’te yaptığı konuşma, dindar ve dindar olmayan kesimler arasındaki gerginliği canlı tutmaya çalışıyordu”. Erdoğan, “Bunları inanç birliği maksadıyla söyledim; benim referansım İslam’dır” açıklaması yapsa da, inandırıcı bulunmadı. Kararda yer alan “cezanın ertelenmesine yer olmadığı” ibaresine karşı olarak oy çokluğu için Yargıtay’a başvurma hakkını kullandı. Mahkemenin verdiği kararı, 23 Eylül’de, Yargıtay 8. Ceza Dairesi, bire karşı dört oyla onaylandı. Bu kararın ardından Erdoğan’a siyasi yasak getirildi; artık bir partiyle veya bağımsız olarak seçimlere katılamayacaktı. O döneme ait Hürriyet Gazetesinin attığı şu manşet Türk medya tarihinin akıllara kazınan ifadelerinden biri olacaktı: "Tayyip'e şok ceza - Muhtar bile olamaz".
📷
Ceza infaz yasası gereği hapis cezası 4 ay 10 güne indirildi. Çeşitli ertelemelerden geçen cezanın ardından, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevini bıraktı. 26 Mart 1999’da cezasını çekmek üzere Kırklareli, Pınarhisar’daki Pınarhisar Cezaevi’ne girdi. 24 Temmuz 1999’da ise, tahliye edildi.
📷

Yasaklı döneminde Erdoğan

Anayasa Mahkemesi’nin, Fazilet Partisi’nin daimi olarak kapatmasının üzerinden çok zaman geçmemişti ki, bağımsız kalan milletvekilleri, yeni parti kurma çalışmalarını başlattı. Kendilerini “gelenekçiler” ve “yenilikçiler” olarak adlandırdıkları iki koldan yürüttüler bu süreci.
“Milli Görüşçü” olarak adlandırılan taraf, 20 Temmuz 2001’de, Recai Kutan’ın başkanlığında Saadet Partisi’ni; “değişimci” taraf ise, 14 Ağustos 2001’de, Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kurdu. Erdoğan, aynı zamanda partinin genel başkanlığına da seçildi.
“Biz milli görüş gömleğini çıkardık” demişti Erdoğan ve kullanılan bu ibare, muhafazakarların büyük tepkisini çekmişti. Bir yandan da sistemli bir çalışma içindeydiler. Yakında seçim vardı ve hazırlıklıydılar. 3 Kasım 2002’de düzenlenen seçimlerde Ak Parti yüzde 34,29 oy oranı ile birinci parti oldu.
Parti bu başarıları gösterirken, Erdoğan, siyasi bakımdan yasaklı olduğundan seçimlere katılamadı; milletvekili olamamıştı. 58. Hükümet, Abdullah Gül başkanlığında kuruldu.
Erdoğan, damarlarında akan kanda dahi siyasetin varlığını hissediyor olmalıydı. Duyduğu üzüntüyü içinde tutup, tekrar siyasi haklarına ulaşmanın yollarını arıyordu.
Siyasi yasağının kaldırılması için TBMM’ye yasa teklifi sunuldu. Aslında bu yasa değişikliği oy çokluğu ile kabul edilmişti, ancak dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, tasarının, “özenle, somut ve kişisel” olduğu gerekçesiyle veto etti. Bir süre aradan sonra, yasa değiştirilmeden tekrar oylamaya sunuldu; meclis tekrar oy çoğunluğu ile kabul etti. Bu kez, Ahmet Necdet Sezer de onayladı. Erdoğan’ın milletvekili olmaması için artık hiçbir engel yoktu ve sağlam adımlarla ilerleyeceği yolunda daha elde edeceği çok başarı vardı. Bu henüz başlangıçtı.
Aynı dönemde, seçimlerde Siirt Milletvekili seçilen Fadıl Akgündüz’ün milletvekilliğinin düşürülmesi, Erdoğan’a ani ve yeni bir kapı açtı. Siirt’teki seçimlerin tekrar yapılmasına karar verildi. AKP’nin ilk sıradaki adayı Mervan Gül adaylıktan çekildi ve Erdoğan, partinin birinci adayı olarak aldığı yüzde 85 oy oranı ile Siirt seçimlerini kazandı.
📷

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan

Erdoğan, artık milletvekiliydi. Tüm gençliği boyunca hayalini kurduğu birçok şey için zorlu yollardan geçmiş olsa da, ilk önemli adımı atmıştı.
Sonrası Erdoğan için fazla hızlı ve başarı doluydu. Abdullah Gül, Erdoğan’ın milletvekili seçilmesinin ardından, Cumhurbaşkanı Sezer’e, istifasını sundu. İstifası onaylanan Gül’ün ardından, Cumhurbaşkanlığından aldığı görevle, Erdoğan, genel seçimlerden yaklaşık 3 ay sonra, 59. Hükümeti kurdu.
Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında yaşayan, kendisini destekleyen ya da desteklemeyen her bireyin sorumluluğunu taşıyordu ve belli ki bu sorumluluğu daha uzun yıllar taşıyacaktı. Ak Parti, 22 Temmuz 2007’de yapılan 23. Dönem Milletvekili Seçimlerinde, aldığı yüzde 46,6 oy oranı ile milletvekili sayısını 341’e çıkardı. Bu aynı zamanda Erdoğan’ın ikinci kez başkanlık koltuğunu hak ettiği anlamına da geliyordu. Aynı durum çoğalarak üçüncü kez de tekrarlanacaktı.
12 Haziran 2011’de gerçekleştirilen 24. Dönem Milletvekili Seçimlerinde, Adalet ve Kalkınma Partisi, aldığı yüzde 49,83 oy oranı ve 327 milletvekili ile Erdoğan’a üçüncü kez hükümet kurma yetkisini kazandırdı.
📷

Başkanlık sürecinde alt yapı çalışmaları

Özellikle İstanbul’dan yola çıkarak söylenebilir ki, ülkenin en büyük sorunları arasında ilk sıralarda alt yapı ve ulaşım gelmekteydi. Bu sebeple Erdoğan, başkanlığı sürecinde en çok eğilimi bu iki konuya gösterecekti.
2003 yılı sonunda düzenlenen verilere göre ülke genelinde bölünmüş devlet ve il yollarının toplam uzunluğu 4,387 km, otoyollar 1,714 km iken, 2013’e gelindiğinde bu veriler, sırasıyla 20,807 km ve 2,244 km olarak kayıtlara geçecekti. Erdoğan, devletin yönetiminde bulunduğu süre içerisinde, 2014 yılı itibarıyla 471 km’lik bölünmüş devlet ve il yolu inşası gerçekleştirecekti.
Örnekleyecek olursak, 1993’te yapımına başlanan Bolu Dağı Tüneli ve 2000’de başlanan Nefise Akçelik Tüneli, 2007’de tamamlandı. 2003-2014 arasında, devlet ve il yollarında 41,2 km uzunluğunda 84 tek tüp tünel, 86,9 km uzunluğunda 46 çift tüp tünel, otoyollarda 1 km uzunluğunda tek tüp tünel ve 21,1 km uzunluğunda 12 çift tüp tünel açıldı. Tüm yollarda ise, toplam 64,3 km uzunluğunda 151 tek tüp ve 135,8 km uzunluğunda 75 çift tüp tünel hizmete sokuldu.
2004’te, Türkiye’nin ilk deniz altı tüneli olan Maramaray’ın inşası başladı. İstanbul Boğazından geçen Marmaray, 2013’te tamamlandı. 2011’de Avrasya Tüneli ve Konak Tüneli’nin temelleri atıldı. Konak Tüneli, 24 Mayıs 2015’te açılırken, Avrasya Tüneli 20 Aralık 2016’da hizmete girdi. Bu iki tünel Türkiye'nin rüya projelerinin ilk ürünleriydi.
İlk hattı 2009’da Ankara-Eskişehir arasında açılan Yüksek Hızlı Tren, daha sonra birçok ile yayıldı.
2013’te İstanbul Boğazı üzerine üçüncü köprü olarak konumlandırılan Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün yapımına başlandı ve 26 Ağustos 2016’da köprü açıldı.
2002’de 25 olarak kaydedilen havalimanı sayısı, Erdoğan sürecindeki çalışmalarla 52’ye ulaştı. İstanbul’daki üçüncü havalimanı inşası ise, 2014’te başladı. Şimdilerde ise İstanbul 3. havalimanın, 29 Ekim 2018'de faaliyete geçmesi bekleniyor.
Erdoğan, Mart 2014 itibarıyla 18’i hidroelektrik santral olmak üzere, 268 baraj inşasına imza attı. Ayrıca, 138 ayrı yerleşim biriminde kentsel dönüşüm ile TOKİ öncülüğünde toplu konutlar yapıldı.
📷

Eğitim süreci

En son 2002’de 11.3 milyar TL olarak kaydedilen eğitime ayrılan bütçe, Erdoğan süreci ile 2014’te, 78.5 milyar TL’ye ulaştı.
Yönetim sürecinde birçok başarılı proje oldu. İlki, 2003’te UNICEF işbirliği ile başlatılan “Haydi Kızlar Okula” kampanyasıydı. Kızların okula gitmesini, eğitim seviyesindeki eşitsizliği noktalamayı amaçlayan bu projenin yürüttüğü kampanya sayesinde, 2002’de yüzde 87 olarak kaydedilen kız çocuğu okullaşma oranı, yüzde 96’lara kadar yükseldi. Bu Cumhuriyet tarihi için rekor bir rakamdı...
Bir ülkenin refah seviyesi kuşkusuz eğitim seviyesi ile paralel seyrediyordu ve eğitimin son durağı üniversitelerdi. 2003’te 70 olarak kaydedilen üniversite sayısı ilk 5 yılda 130’u geçmişti bile. Ülkenin 81 ilinin her birinde en az 1 üniversite oldu.
Sadece okul açmakla bitmiyordu elbet; bir de içinde yürütülen sistem adına bir şeyler yapılmalıydı. 2010’da başlatılan Fatih Projesi kapsamında çeşitli okullarda bazı sınıflara akıllı tahta koyarak işe başlandı. Teknolojinin nimetlerinden faydalanmak gerekiyordu tabii. Çocuklara da tablet bilgisayar dağıtımı başlatıldı.
Sonra 2012-2013 eğitim-öğretim yılından itibaren 4+4+4 eğitim sistemiyle 8 yıllık zorunlu eğitim, 12 yıllık zorunlu kademeli eğitime çevrildi. Başta çok karşı çıkanlar, olmaz diyenler olsa da, çocuk dediğin bir genç ağaç, eğilmeyi bekliyordu. Artısıyla, eksisiyle aslında bu sistem, eğitimin insana zorunluluğunu vurguluyordu. Çünkü ne ilginçtir ki, insan dediğin varlık, zorunlu kılınmayan şeylerin pek heveslisi olmayabiliyordu…
📷

Ekonomik süreç

Ülkede, Ak Parti döneminden önce en son “Kara Çarşamba” olarak da bilinen 2001 Türkiye ekonomik krizi yaşanmıştı. Bu kriz, ülkenin beklenmedik ölçüde ekonomik daralmasıyla sonuçlandı. Dövizdeki yüksek artışa bankacılık sisteminin açmaza girmesi eklenmiş devlet büyük bir mali yükü sırtlanmak zorunda bırakılmıştı.
Bir algı var insanda; zengin hep zengin, fakir hep fakir. Uzun adam, nasıl olmuştu da insanların umudu oluvermişti. Yeni her zaman iyidir mottosunun ürünü müydü bu? 2003’te Erdoğan ülkenin Başbakanı olduğunda, yeninin her zaman iyi olduğunu kanıtlayan o can gelmişti sanki. Belki de karşılıklı güvenin getirisi dört koldan yapacaklarına odaklanan Erdoğan, 2003’ten 2009’a ekonomide büyük bir büyüme sağlamayı başarmıştı. Sayısal verilere göre bakarsak, bu yıllar arasında Türkiye’nin GSMH’si, dünya toplamının yüzde 1,11’inden, yüzde 1,3’sine yükseldi. Bu süreçte, Türkiye edindiği oranla, AB ülkeleri arasında en iyi performansı yakalamıştı. Ayrıca bu süre zarfında, Türkiye’nin Uluslararası Para Fonu’na olan borcu da bitirildi. Ve dahi Türkiye İMF olarak bilinen bu yapıya borç verebilecek ülkelerden biri olmuştu...
Bu başarı, Cumhuriyet’in kurulduğu zamandan bu yana edinilmiş en büyük başarılardan biriydi. Siyasi istikrar sağlandı, ekonomi güçlendi ve dolayısıyla sosyal refah seviyesi yükseldi. Uzun Adam, bu işi başarmıştı. Dönüp çocukluğunda köşede soğuk su satan Recep Tayyip’e teşekkür ediyor muydu acaba?
Çıkışlar kadar inişler de insanlar içindi. Uluslararası krizi takiben 2008’in son çeyreğinde, bir durgunluk başladı. Babalarınızdan sizin kulaklarınıza da yer etmiştir muhakkak; kemerleri sıkma zamanıydı. Durgunluk, 1 yıl sürdü. Türk ekonomisinde ciddi bir küçülmeye sebep olmuştu. İşsizlik oranı, yüzde 10’dan, yüzde 14’e yükseldi. Küresel bir ekonomik krizin etkileri Türkiye'de de kendini hissettirmiş ancak Türkiye güçlü ekonomik yaklaşımdan verilmeyen tavizler sayesinde bu krizi, tabir yerindeyse, ufak sıyrıklarla atlatmıştı. O dönem Erdoğan, bu küresel ekonomik krizin Türkiye'yi teğet geçeceğini söylemiş ve öyle de olmuştu.
Ülkede işler yeniden düzelmeye başlamış; 2010 ve 2011 GSYH, yüzde 9 ve yüzde 8’den daha fazla büyüme göstermişti. Türkiye’yi, Çin’den sonra dünyada en fazla büyüme gösteren ikinci ülke konumuna yükseltti. Bu büyüme, işsizlik oranının da, krizden önceki seviyelere düşmesini sağladı.
2011’de, cari işlemler açığı yüzde 10’luk oranla tarihinin en yüksek noktasına ulaştı; dünya rekoru kırmıştı. Türk Lirasının değeri de, aşırı sermaye girişinden etkilenerek yükseldi. Ak Parti, “Ekonomiyi yeniden dengeleme” başlığı altında bir uyum operasyonuna karar verdi. Bu proje etkisini şu rakamlarla gösterdi: Bütçedeki eğitim payı 2002’de yüzde 10 iken 2011’de yüzde 15’e yükseldi. Sağlık payı da yüzde 2.6’dan, yüzde 5.8’e yükseldi. Bu zaman zarfında GSYH reelde yüzde 50’den fazla yükseldiği için eğitim ve sağlık harcamalarının reel artışı, GSYH içindeki pay artışlarından daha fazla olmuştu.
submitted by oguzkra1 to RecepTayyipErdogan [link] [comments]


2020.07.03 02:01 Cratix16 Annem Babama Nasıl Verdi Acaba Neler Hissetti! Part 5

çıktım odama inci'de yaşadığım mutluluğu paylaştım. kimse giblemeyince oturup bir süre önder açıkbaş'ın nasıl ünlü olduğunu düşündüm. daha sonra merve'nin odasına indim. kapı çıktı karşıma.. kapı seni affettim la keyfim yerinde keranacı dedim. hiç tepki vermeden yüzüme baktı. neyse takılmayıp tıkladım, merve uyanmıştı zaten açtı hemen kapıyı. ne oldu abi? dedi. burcu esmersoy'un ayak parmaklarını gördüm, buraya sığınabilir miyim? dedim. off abi pff xs türevi bir cevap verdi. geçtim hemen içeri burcu'nun gidişi senin için çok iyi olacak. onun göğüsleri seninkileri kıskanıyor, bu yüzden geceleri gelişmelerini engelliyordu dedim. ne diyorsun abi yine? defol dedi. ben gördüm geceleri, bak dediğime geleceksin dedim. baktım bu sinirleniyor bir şey demesine izin vermeden yıl 2012 olacak hala müjdat gezen'i usta tiyatrocu sanan var di mi yaaaaa?? diye sordum. cennet mahallesi güzeldi diyor mal amk. konuyu uzatmayıp ela'yı bize ne zaman davet edeceksin? diye sordum. bana niye söylüyorsun abi? söyle anneme şükran teyzeyi davet etsin dedi. annemden sanane merve sana oç demek istemiyorum deyip fırladım odadan.
not: cennet mahallesi, akasya durağı ve arka sokaklar kızların göğüslerinin gelişimlerine zararlı.
neyse geçtim yeniden odama serdar ortaç'ın kliplerinden ayıkladığı manitaların sayısını hesapladım. sonra twitter'a, inci'ye baktım ne joe biden'dan ses var ne inboxımda bir hareketlilik... face durum güncellememi ''alem arka olmuş.'' yapıp 2 beğeni aldım. kapım tıklandı. kimsin? dedim. aç kapıyı diye karşılık verdi. ses renginden anladığım kadarıyla babamdı. böyle zekiliklerim vardır. bazı durumlarda gözlerimden yardım almasam da keskin zekam sayesinde yerinde çıkarımlar yaparım. barcelona mı real madrid mi? dedim. aç kapıyı diye yineledi. sinirlenmeye başladığını hissettiğimden kapıyı açmak zorunda kaldım. kalk berbere gidecez dedi. ben gelmem.. dedim. kalk gibtirme belanı papaza döndün deyince ben de okan bayülgen'in editörleri kadar elit ve uzun saçlı görünmek istiyorum dedim. fakat ikna olmuş görünmüyordu. ortamı yumuşatmak için acun ılıcalı'nın sempatik fifa 98 hikayesini anlattım. düş önüme gidiyoruz avradını gibtirme bana dedi. michelle rodriguez'e laf dokundurması gittikçe kanıma dokunuyordu. bu adam haddini aşmaya başlamıştı. fakat dayak yeme riskim olduğundan mecburen üstümü giyindim, evden çıktık.
not: acun aslında evdeymiş, arkadan arkadaşları da türkçe şarkı söylemişler afjheswnhıvgknrewslge ne güldük.
neyse gittik berbere girer girmez konuyu değiştirmek için haluk bilginer de ye ye bıkmadı amk, hala seslendirme yapıyor aç gözlü oç diye bağırdım. babam ne bağrıyon len? tarzı köylü bir tepkiyle kafama vurdu. berber bana katılıyor olacak ki gülümsüyordu. buyurun abi dedi oturduk yan yana. oç beni çırağa tıraş ettirdi. ne olsun abim? dedi çırak samimiyetinden yüz bularak mehmet amca'ya dikkat etmesini, o adamın kendisinin teyzesiyle bir alakası olabileceğini belirttim. babam oç atladı ordan takılma sen ona, amerikan yap dedi. birden fırladım ayağa... yankee go home, askerinle üslerinle, hamburgerinle defol!! diye bağırdım. fırlayacaktım dükkandan ama oç kapıyı açamadım. sinirim yatışınca efendi efendi geçtim yerine. uygun bir dille çırağa bazen teorik devrimci gibi görünmem gerekebildiğini, amerikan tıraşının uygun düşmeyeceğini anlattım. makina tıraşıla 9 a vurması konuşunda anlaşıp işe koyulduk. hiçbir koşulda dayamasına izin vermeyeceğimi, kız arkadaşım ekşici olduğundan o geyiği çok iyi bildiğimi belirttim. anlamış görünmüyordu, mal mal baktı. tıraşım bitince babamınkinin bitmesini beklemek için gazetelerin resimlerinde göz gezdirdim. ''sevgi koydular ülkenin yaa??'', ''ama bunlardan da iyisi yok be kardeşim kime verelim?'', ''vay amk herifin arabasına bak aga'' türü çeşitli sohbet açıcı berber cümleler ettim. gerekli reaksiyonu alamadım. babamın tıraşı da bitince berber sağolasın abi, yengeye de selamlar diyecek oldu; sanane annemden oç deyip hızla uzaklaştım.
not: haluk bilginer, teorik devrimcilere cinsel arzular besliyor.
apartmana döndüğümüzde merdivenlerde ela'ya rastladım. beremi çıkarıp kafamı gösterdim, tepki vermedi. nasılsın ela? dedim. iyi ya uğraşıyoruz, sen nasılsın? dedi. konuyu değiştirmek için yıl 2012 olacak hala nihat doğan'a, sabri sarıoğlu'na falan gülenler var di mi yaaa? diye sordum. iyi günler diye karşılık verdi.. ne alaka şimdi amk? bu millet harbi bir garip. neyse çıktım odama youtube'dan enrique iglesias'ın hero klibini izledim. finalinde yine ağlamaklı oldum. harun kolçak posterime bakıp hayatın anlamını sorguladım. daha sonra merve'nin odasına indim. kapıya, berberin kapısıyla ne ilgin var oç? o nerden biliyor benle mevzun olduğunu? diye bağırdım. merve sesten irkilmiş olacak açtı kapıyı. vahey kılıçarslan ev dizaynı programları yapmayı bırakmadan göğüslerini büyütmesi gerektiğini söyledim. pff defol, uğraşamam xs türevi bir cevap verdi yine. hem ortamı yumuşatmak, hem de kızın üstüne yavaş yavaş gitmek için samimi bir tavırla; bu reyting rekorları da nasıl rekorlarsa amk her hafta kırılıyor di mi yağğ? dedim. tamam abi hadi çık falan dedi yine. kevaşelik yapma insanların yüzüne bakamıyorum artık, incideki panpeytalarım benle taşak geçiyor deyip patlattım tokadı. bu ağlamaya, bağırmaya başladı. babam oç duymuş sesleri geldi ve elmacık kemiğime bir sağ direk patlatarak günü puansız geçmedi.
not: vahey kılıçarslan bizim kapıya halleniyor.
odama koştum hemen, uyuyana kadar önder açıkbaş'ın nasıl ünlü olduğunu düşündüm. sabah erkenden kalkıp twitter'a ve inci'ye baktım. joe biden'a ''we are living america, coca cola sometimes war'' diye mention atıp gözdağı verdim. serkan inci'ye ''bana yardımcı olursan dilenmek zorunda kalmassın, babam zengin.'' diye pm attım ve cevapları beklemeye başladım. sonra kız arkadaşımın dairesine inmeye karar verdim. tıkladım kapıyı, hemen açtı sağolsun. ohio eyaletinde seçim kampanyaları oldukça çekişmeli geçmektedir ve başkanlık adayları mücadelede son aşamaya gelmişlerdir. başkan mike morris 'in (george clooney) kampanya basın sözcüsü olan stephen myers (ryan gosling) morris'e sadık biçimde var gücüyle çalışırken, birden politik bir skandalın içene doğru çekildiğini fark eder. şimdi bir karar verme sırası ondadır... ides of march! izler misin benimle dedim? hayır teşekkür ederim, biraz meşgulüm diye karşılık verdi. bırak mastürbasyonu, gel bak yarısında çıkarız dedim. ekşici olduğunu bildiğimden bu şekilde ikna edebileceğimi düşündüm. böyle zekiliklerim vardır. insanları istemeseler de beynimin odalarına hapseder, orda onlara küçük oyunlar oynayarak istediğim konuda ikna etmeye çalışırım. fakat kız arkadaşım meşgul olduğunu, artık kapıyı kapatması gerektiğini söyledi. konuyu değiştirmek için amerikan sineması neymiş ya, haneke kinq bence dedim. kapıyı hiçbir şey demeden kapattı. bu insanlar ne kaba amk.. herkes asosyal amk apartmanında.
not: till lindermann pussy klibi için anneme teklif getirmişti.
çıktım odama, eti cinlerimin bittiğini farkettim. inip annemi uyandırmalıydım. girdim odalarına, baakk esra erol anlatıyor, neler neler tanıtıyor baak. esra erol anlatıyor, neler neler tanıtıyor? advertorial advertorial advertorial advertorial diye bağırdım. annem bir kafasını kaldırdı, yeniden yattı. babam oç hiçbir şey demeden bir hışımla yataktan fırladı. hemen mutfağa fırladım. böyle çevikliklerim vardır. kas gücüm ve vücudumun esneme payı sayesinde herkesten önce planlarımı uygulamaya koyarım. kapıyı kilitlemeye çalışırken oç vurup açtı. lan ne bağırıyorsun sabah sabah? diye çıkıştı. şiddet uygulamamasından bulduğum samimiyetle baboş makarna yap da yiyek la deyip behzat ç.'ye gönderme yaptım. yarramın başını ye diyerek son derece düzeysiz, kalitesiz, kendisine yakışan bir cevap verdi. hiçbir şey demeden odama çıktım. enrique iglesias'ın hero klibini izleyerek finalini ağlayarak canlandırdım. babam girdi birden içeri, aklımı gibiyim kapıyı kilitlemeyi unutmuşum. o kolye ne lan? ne ağlıyorsun? ne oluyor yine amk? dedi. konuyu değiştirmek için spinoza'nın külli determinizminden ve bu öğretinin fonksiyonelliğinden bahsettim. aval aval suratıma bakmaya devam etti. ne vardı baba? çabuk söyle daha soner sarıkabadayı dansıma çalışmam gerekiyor dedim. annenle düşündük, senin bir işe başlamana karar verdik dedi. ne işi amk, ben çalışmaya çoktan yüz çevirdim. boşa mı kosmos izlettik size oçları? diye bağırdım. lan bağırma, lafını bil patlatırım bir tane diyerek gözdağı verdi. internet cafe'de çalışacaksın, bizim yılmaz'ınkinde. konuştum ben onla seni bekliyor dedi. konuyu değiştirmek için gogol'un, ölü canlar'ın 2. bölümünü el yazımlarını yakarak imha etmesinden duyduğum acıdan bahsettim. fakat bana mısın demedi oç. bugün gidecez, yarım saate hazır ol dedi. britney spears'ten criminal'ın ezgilerini mırıldanıp giblemediğim ifadesi vermeye çalıştım. fakat pek takıyor görünmüyordu. mecbur gidecektik artık.
not: spinoza ve gogol dönemin şartları gereği anal yoldan birlikte olmuşlar.
neyse çıktım babamla evden gittik net cafeye. yılmaz oç çay içer misiniz? dedi cevap vermedim tavrımı anlasın diye. bak bu masada oturacaksın masa açıp kapatacaksın, paraları alacaksın vs.. dedi. konuyu değiştirmek için burcu esmersoy'un ayak parmaklarından bahsettim. neyse babam oç gitti, ben de ana makinanın başına geçtim. inci'ye girdim durumu anlattım, gibleyen olmadı. twitter'a iş hayatının zorluklarıyla ilgili tweetler attım. face e girip merve'nin sınıf arkadaşı ozan'ın duvarında ismail türüt fotoğrafları paylaştım. fakat zaman geçmiyordu.. yılmaz oç da annemden hiç bahsetmeyince kaçmak için bir fırsat bulamadım. üstelik 24 numaralı masada oturan adam beni kesiyordu. rahatsız edici bakışları 15 dakika sürünce rahatsız olup yanına gittim ve birlikte olmamızın mümkün olmadığını uygun bir dille belirttim. ne diyorsun lan sen? sen kimsin? vs.. gibi konuyu değiştirmek için bazı anlamsız sorular sordu. yılmaz oç nin yanına gidip ben burda çalışamam, bu ne gevşeklik? babam beni buraya apaçilere gibtir diye mi getirdi? deyip koşarak uzaklaştım. böyle zekiliklerim vardır. işime gelmeyen durumlarda zekamı devreye sokar, olaydan sıyrılmasını bilirim. eve vardığımda apartmanda kız arkadaşım ile karşılaştım. naber? dedim. iyidir senden? dedi. konuyu değiştirmek için khloé kardashian odom takes... new orleans? not so fast! diye bağırdım. neyse gitmem lazım deyip anneme selam söylemeye kalktı. annemden sanane oç deyip eve çıktım.
not: net cafede ferre izlenmiyor amk
annem beni görünce şaşırdı. merve evde mi? diye sordum, çıktığını söyledi. odasına gidip kapıyla artık aramızdaki husumeti sonlandırmamız gerektiğini, eski dostlara böyle tavırların yakışmadığını söyledim. anlayışla karşıladı. kapıyla arayı düzeltmem moralimi biraz düzeltse de işten çıkmamı babama nasıl açıklayacağım konusu kafamı kurcalıyordu. kafamı dağıtmak için enrique iglesias'ın hero klibinin youtube urlsini harun kolçak posterinin arkasına yazdım. daha sonra bir süre önder açıkbaş'ın nasıl ünlü olduğunu düşündüm. çıktım üst kattan şükran teyzelerin daireye indim. şükran teyze kapıyı açar açmaz konuya farklı yerden girip kafasını karıştırmaya çalıştım. kenan doğulu'nun ex aşkım şarkısını söyleyip soner sarıkabadayı dansımı sergiledim. böyle zekiliklerim vardır. keskin zekam ve önlenemez yeteneğim sayesinde müziğin ve dansın gücünü kullanarak işlerimi yoluna koyarım. ne var oğlum? dedi. akşam babamın gelip beni döveceğini, babamın beni burcu esmersoy'un ayak parmaklarından bile daha fazla korkuttuğunu, gece evlerinde kalmak istediğimi belirttim. git oğlum işine deyip kapıyı yüzüme kapattı. oç ayda yılda bir işimiz düşüyor, yardım etsen gibiyorlar mı? gerçi gibseler yardım eder.
not: harun kolçak, burcu esmersoy'un ayak parmaklarından daha çekici.
bir sol direk dışında sağlam bir darbe almadan akşam dayağını atlattığım için mutluydum. bu olayı harun kolçak'ın gir kanıma şarkısında çıplak moonwalk yaparak kutladım. önder açıkbaş'ın nasıl ünlü olduğunu düşünüp daha sonra merve'nin odasına indim. kapıya how i met your mother'ın 7x12'sini izlemesi gerektiğini, çok duygusal bir bölüm olduğunu söyledim. kapıdan ses gelmeyince tıklattım, merve açtı. ne var abi? dedi. eğer gelecek haftaki doğum günüme kadar göğüslerini yeteri kadar büyütmezse sürpriz partime katılamayacağını söyledim. ne yapıyım senin partini? kimse gelmez zaten dedi. ağır konuşmuştu... duygusal havayı dağıtmak için david fincher'ın the girl with the dragon tattoo'su 13 ocakta sinemalarda dedim. gider misin abi, işim var dedi. mastürbasyon yapmak istediğini anladığımdan anlayışlı bir abinin yapması gerektiği gibi odayı terk ettim. fakat doğum günüm ile ilgili söyledikleri kanıma dokunmuştu. büyük bir parti yapıp onu sözlerinden dolayı utandırmalıydım.
not: joe biden'a david fincher yoluyla ulaşabilirim.
doğum günüme 6 gün vardı. inci'den, twitter'dan ve apartmandan herkes zaten benim için sürpriz bir şeyler hazırlıyordu, farkındaydım. ama merve'yi utandırmak için benim de bir şeyler yapmam gerekiyordu. facebook'a girip merve'nin sınıf arkadaşları ali can, ozan, ismail, tuğçe ve yeliz'in duvarlarına annem ve benim fotoğraflarımızı koydum. umarım ima ettiğim şeyi anlayacaklardı. daha sonra doğum günü üzerine 3-4 şarkı paylaşıp dikkati üzerime çektim. inci'deki panpeytalarımın hazırladığı sürprizi bozmamak için sadece off doğum günlerini de hiç sevmem vb.. başlıklar açtım. gibleyen olmadı ama beni olaya uyandırmamak için yaptıklarının farkındaydım. böyle zekiliklerim vardır. aklımın verimliliği ve zekamın kıvraklığı sayesinde her olayı kavrar, ona göre davranır ve insanları mutlu etmesini bilirim. twitter'dan joe biden'ı partime davet ettim. sosyal medyada gerekli çalışmaları yaptıktan sonra sıra apartmana gelmişti. enrique iglesias'ın hero klibini izledikten sonra işe koyuldum.
not: serkan inci'nin hediyesini kabul etmem. boşa yollamasın...
  1. kata indim, sarışın kadından başladım çalışmalara. tıkladım kapıyı, hemen açtı sağolsun. fabrikada tütün sarar, sanki kendi içer gibi diye bağırıp soner sarıkabadayı dansımı sergiledim. oğlum vallahi şimdi olmaz, çabuk söyle ne söyleyeceksen diye karşılık verdi. gelecek hafta doğum günüm var. eğer babamla aynı ortamda bulunmaktan rahatsız olmazsa eşiniz ile birlikte bekliyorum dedim. hiçbir şey demeden kapattı yüzüme kapıyı oç. zaman kaybetmeden firuze teyzenin kapısını çaldım. kapıyı açar açmaz konuya farklı yerden girmek için hegel'in evreni ''maddeleş bir fikir'' olarak gördüğünü ve bu yüzden heraklitos'un değil, hegel'in diyalektiğin babası sayılması gerektiğinden bahsettim. ne diyon oğlum sen? diye karşılık verdi cahil oç. eşiniz evde mi? dedim. yok dedi. eşiniz derken kocanızı kastediyorum hanımefendi. evde mi? diyerek sorumu tekrarladım. söyle ne söyleyeceksen bana dedi. gelecek hafta doğum günüm olduğunu, kendilerini de aramızda görmekten mutluluk duyacağımızı belirttim. annenin haberi var mı? diye sordu. sanane annemden oç deyip üst kata fırladım.
not: firuze teyzenin harun tekin ile olan ilişkisinden eşinin haberi yok. eşi derken kocasını kastediyorum.
sıra mehtap teyze ile ekşici sevgilime gelmişti. mehtap teyzeden başladım. açtı kapıyı buyur oğlum? dedi. gelecek hafta doğum günüm var gelirseniz beni mutlu edersiniz dedim. maalesef evladım, uygun değiliz dedi. ikna edebilmek için enrique iglesias'ın hero şarkısını söyleyip rihanna-rude boy dansımı yaptım. ne kadar eğleneceğimizi anlamasını istiyordum. böyle zekiliklerim vardır. aklım ve dans kabiliyetimin yardımıyla insanları daha çabuk durumdan haberdar eder, olayları lehime çevirmeye çalışırım. yok oğlum sağol deyince konuyu değiştirmek için ''ıııığğğağğğğğ'' lı hidayet türkoğlu taklit performansımı gerçekleştirdim. kapıyı yüzüme kapattı. sıra karşı dairedeki sevdiceğime gelmişti. açtı kapıyı oo buyur, yine ne var? dedi. sevişmenin zamanı değil, sana önemli bir şey söylemeliyim dedim. ilgilenmiyorum diye karşılık verince ortamı yumuşatmak için akasya durağı sinan esprileri patlattım. daha sinirlenmiş görünüyordu.. haftaya doğum günüm var, gelir misin? dedim. hayır deyip yüzüme kapıyı kapattı. insanın sevgilisinin bile ona böyle davranması gerçekten canını sıkıyor. hero'yu mırıldanıp üst kata çıktım.
not: i can be your heroooooo babyyy
  1. kata çıkarken benim hiç bir bilgisayarım olmadığını, facebook'u, twitter'ı sadece televizyondan duyduğumu farkettim. nasıl olabilirdi ki? kafam karışıyordu yine. sakallının dayağını yememek için sustum. 3. kata çıktım, yaşlı teyzeden başladım. açtı kapıyı sağolsun, ne var evladım? dedi. yaşlı olduğunu bildiğimden frank sinatra - new york, new york'u seslendirdim. soner sarıkabadayı dansımla da süsledim ki bu çağa da ayak uydurabilsin. böyle zekiliklerim vardır. insanları kendi koşullarında değerlendirir, beynimin odaları sayesinde durumu kontrol altına alırım. işim var oğlum, ayakta zor duruyorum sakallı gelecek yoksa söyle ne diyorsun? dedi. sakallı artık bana bir şey yapamazdı ama konuya girmeliydim. gelecek hafta doğum günüm var, gelir misiniz? dedim. bırakmazlar dedi.. ne diyor bu kadın amk neyin kafasını yaşıyor anlamıyordum. konuyu değiştirmek için ona biraz önder açıkbaş'tan ve nasıl ünlü olduğundan bahsettim. kapıyı yüzüme kapattı. ama önder sorununu çözdüğümden birinin haberi olması olumlu bir gelişmeydi. sıra kapıcı kılıklı kadındaydı. tıkladım kapıyı ne var? dedi açar açmaz kaba oç. fakir olmanıza rağmen gelecek hafta gerçekleşecek olan doğum günüme gelmeniz beni mutlu eder dedim. gelemeyiz, sağol deyip kapıyı yüzüme kapattı. bu insanlar ne kötü amk... ulan fakir ayda kaç kere pasta yiyorsun amk bir hayrımız dokunsun dedik. neyse..
not: sakallı adam yine beni bulursa bir daha televizyon izleyemezdim.
şükran teyzeye çıktım, fakat kapısı kapalıydı. açmadı da hiç.. sakallıyı gördüm alt katta fırladım eve. anne diye bağırdım, bakan olmadı. bembeyazdı her yer yine, 2 yıl önceki gibi. başım ağrıyordu.. baba neredesin? sakallı geliyor yine, biliyorum o değilsin sen dedim. yine kimse giblemedi. merve'nin odasına gittim, ne kapı vardı ne merve. oda da yoktu. hemen odama fırladım kapıyı kilitlemeye çalıştım, anahtar yoktu. bembeyazdı her yer, bilmeleri lazım sevmiyorum beyazı. televizyon izlemem lazımdı artık. televizyon izlemezsem aklımın keskinliği ve beynimin odaları beslenmiyordu. sakallının ayak sesleri geliyordu, ama ben bu dünyadan çok rahatsızdım. dönmek istiyordum, ama bu kez olmuyordu. sakallı gittikçe yaklaşıyordu. ağlamaya başladım. ağlayınca daha bir deli muamelesi yapıyorlar insana. sakallı girdi, o babam değildi, adı da salim değildi ilk defa kabullendim. sopasıyla yüzüme vurdu, ellerimi kanattı. tekmeledi her yerimi. sonra daha rahat edebilmek için odasına çekti beni. bıktım senden! çıkmayacaksın alanından, rahatsız etmeyeceksin diğerlerini, televizyon da yok artık diyerek vurmaya devam etti.
not: deli falan değilim ben.
işleri bitti, yazmak için şimdi vakit bulabildim. kağıt yine kan oldu. sopayla çok dayak yedim, yumruklar, 3 puanlar hepsi güzeldi. ama bıçaklanmanın acısını ilk defa yaşıyorum sanırım. ilk yazmaya başladığım günlerde de az daha bıçaklanıyordum ama hademe engellemişti sağolsun. babamdan dayak yemek güzeldi.. sakallı olunca kötü. şunu farkettim; sizi seven birinin dayak attığını düşündüğünüzde acıyı fazla hissetmiyorsunuz. o yüzden deli değildim bence ben, kendimi rahatlatıyordum. dünyamın içinden çıkmak kötü oldu. enrique iglesias, esra erol, önder açıkbaş kızgınlardır şimdi bana. ama çok canım acıyor.. bir daha televizyon izlemeyeceğimi söyledi sakallı. fakat bu kanamayla fazla yaşamayacağımı biliyorum, böyle zekiliklerim vardır. akşam oldu, kendime ait olan tek şey el feneriyle yazıyorum şu an. her yer çok sessiz.. kimsenin umurunda değilim. yalnız ölmek gibisi yok. edebiyat öğretmeni olduğum günlerin avantajını çok kullandım burada. neyse daha fazla yazmam, 1 saate ölmüş olurum hero klibinin finalini gerçekleştirmek istiyorum. sonun bu olduğunu bildiğimden yazdım bunları defterime. bulan okuyan olursa, 1 kişi tarafından da hatırlanmak güzel olur benim için. sanırım son satırlarım bunlardı..
not: baba, çok özledim çocukluğumu, 1 yaşında ölen kız kardeşimi, kanserden ölen annemi.. en çok da senin dayaklarını.
14.11.2011
alper
submitted by Cratix16 to kopyamakarna [link] [comments]


2020.06.11 09:07 yennicheri Salak Kız Nasıl Tavlanır? Bölüm 4 (varoş kızlara ayrı, üniv'li kızlara ayrı taktik)

Üniversiteli Kızlar
Diyelim ki üniversiteye geleli aylar oldu ama siz daha bi tane bile kız tanımıyosunuz! Öncelikle bilmeniz gereken üniversiteli kızların hangi psikolojik durum içerisinde olduklarıdır. Bu kızların büyük bir çoğunluğu tüm lise hayatları boyunca "ulan dur şu üniversiteyi bir kazanana kadar derslere veriyim kendimi kazandıktan sonra istediğim çocuklan çıkarım📷zaten üniversite erkek kaynıyo" mantığı güderek ve başka bir şehire gelerek üzerlerindeki ezici aile baskısından kurtulmuşlardır. Bu da bir kaç noktaya dikkat edersek üniversitede de tavlanamıycak kız olmadığını gösterir.
Şimdi hangi bölümde okuduğunuzu bilmiyorum ama size söyleyebileceğim tek şey Edebiyat fakültesi kız açısından en bereketli bölüm olduğundan bahsedebilirim (Hayır güzelim fen fakültesinden edebiyata yatay geçiş yapılamıyo ))) Size ilk tavsiyem gidip herhangi bir dersine girmenizdir. Yüzlerce kişilik sınıfta kimsenin dikkatini çekeceğinizi sanmıyorum. Önünüze kağıt felan gelirse uyduruk bi ad yazıp imzalayın. Mutlaka bi kaç kızla tanışırsınız. Tenefüste edebiyat kantininde takılmakta faydalı bir davranıştır. Bi kızı gözünüze kestirin. Daha sonra bi şekilde kızla tanışın (ne şekilde diye bişey dudum sanki!)Mesela elinize kalem kağıt alın ve bi kız grubunun masasına oturmak için izin isteyin. Sonra sitemizde anlatılan kız özelliklerini aklınızdan çıkarmayarak şu yalanı uydurun :" Kızlar benim yardıma ihtiyacım var ricam etsem bana yardım edermisiniz." Kızlar meraklanıp "ne ki?" diye soracaktır." "Ben üniversiteli kızların sosyopsikolojik gelişim süreçleri ve postmodern çağın kızlar üzerindeki etkileri konulu bir aaa hazırlıyorum.Sizinle konuşup düşüncelerinizi alabilirmiyim?" sorusu çok masum ve kimsenin aklına kötü bir şey getirmeyecek bir sorudur. Kızlar mutlaka kabul edecektir. Şimdi kızlara şunu söyleyin " Aslında size soracağım bir kaç soru var. Hem bu arada ben tamer isimlerinizi alabilirmiyim?" Ve kızların isimlerini kağıda yazın.Unutmazsınız. Neyse bi kaç soru sorun ne biliyim ne tarz müzikler dinliyonuz📷 ailenizle birlikte mi yaşıyonuz📷 erkek arkadaşınız var mı📷 sizce millenyum nedir📷internet kullanıyor musunuz vb sizin için stratejik bilgileri kıza sorun. Daha sonra başka bir gün kantinde bu kızlardan birini bekleyin. gördüğünüz anda selamlaşın falan. aaae yardımcı olduğu için tekrar tekrar teşekkür edin ve muhabbet ortamı yaratın. Kızla tanıştınız şu an. Elinizde kıza dair her türlü bilgi de var.Artık siz bu kızı tavlayamazsanız gözüme gözükmeyin. Bu taktik başka bir siteden alınmıştır bir deneyin Denenmiş ve denendiği bütün kızlar üzerinde başarıya ulaşmıştır. Ama siz ben bunu yapamam veya nereye kadar böle devam edebilirim ki diyosanız (ki ikincisinde haklısınız en fazla 5-6 kızdan sonra taktik bayar) alternatif yöntemlerde var tabiki.
En önemli kız tavlama mekanı okulunuzun sosyal klüpleridir. Bu klüplerin asıl kuruluş nedeni de zaten kız tavlamaktır.Okulunuzda bulunan klüpleri araştırın ve kız açısından en zengin kaynaklara sahip olan klüplere üye olun. Özellikle Sinema Klübü📷 Tiyatro Klübü📷 ve Çiçek&Böcek&Sevgi&Şiir klüpleri tavlanmayı bekleyen kızlarla dolup taşmaktadır. Bu klüplere üye olarak oradaki ortama girebilir ve girdiğiniz ortamda istemediğiniz kadar çok kızla tanışabilirsiniz. Bunun dışında her yıl yapılan bahar şenliklerinde de bir çok kızla tanışmak ve akabinde tavlamak mümkündür. Biliyorum "hadi leen ne alakası var " diyceksiniz ama en kolay kız tavlayabileceğiniz bir diğer mekan okul kütüphanesidir. Çünkü buraya gelen kızların %90'ının derslerden zaten küçük olan beyinleri sulanmıştır ve bir erkek arkadaşa tahmin ettiğinizden çok daha fazla ihtiyaçları vardır. Cesur olun📷kütüphanede güzel bir kız gördüğünüzde hemen oradaki raflara doğru yönelin. Bi şekilde tanışın. Gerisini halledersiniz.
Okullarda bu yöntemleri kullanarak rahatlıkla kız tavlayabilirsiniz. Fakat bu taktiklerin mahallenizdeki kızları tavlama konusunda bir yararı olmayacaktır. Bir sonraki bölümümüzde sizler için mahalledeki kızlarla olan ilişkilerimizi detaylı olarak inceledim..
Mahalledeki Kızlar
Kendi mahallenizden bir kız tavlamanın yolu mahalleden bir kızla arkadaş olmaktır. Onun sayesinde diğer kızlarla tanışıp mahalledeki maximum 5 kızla çıkabilirsiniz. Hatta olayı abartıp bu 5 kızla çıktıktan sonra sizi bu kızlarla çıkmanıza yardımcı olan kıza📷"ben aslında sana uzun zamandır aşığım 📷o kızlarla da sırf seni kıskandırmak için çıktım."diyerek bu sayıyı 5+1 de yapmanız mümkün. Şimdi gelelim kızları nasıl tavlayacağımıza...Dediğimiz gibi önce en salaklarından bir kızla normal arkadaş olun (ne demek normal arkadaş! Anormal arkadaş nasıl olunur ki?!). Bunu yapmak zanlettiğiniz kadar zor değil.Bir örnek vermek gerekirse kendi apartmanınızda oturan ve annelerinizin görüştüğü bir kızla normal arkadaşlık kurmak çok ama çok kolay olacaktır. Bu kızla arkadaş olduktan sonra kızların dedikodudan ne kadar hoşlandıklarını aklınızdan çıkarmayarak almak istediğiniz tüm bilgileri alın.Mesela"Ya Oktay Ayşe'yle çıkıyormuş duyduğum göre!"sorusuna bu salak arkadaşınız "yok beee"diye cevap verirse "kimle çıkıyo? sorusunu yöneltin.Sizin Ayşe'ye yöneldiğinizi anlayan salak "Nabıcan?"diye sorar.Sizde sanane belki çıkıcam!diyin. Bunun üzerine kız "Ayarlıyım mı sana Ayşe'yi?"diye sorar."Vallaha çok büyük bir sevap işlersin!diye cevap verin ve ekleyin "Ağzını bi arasana olurmu📷olmaz mı?"bu soruya kız "tamam"diye ceavp verir vebu saatten sonra siz %90 Ayşe'yle çıkarsınız. Çünki bu salak arkadaşınız Ayşe'ye "Kızım Ahmet sana aşık 📷çıkma teklifi ediyor! "Demez. Tam tersine Ayşe'ye şu şekilde gaz verir :"Hişt Kız📷baksana Ahmet'i sana ayarlıyım mı📷bak hem yakışıklıda çocuk 📷heee?"Bu hareket Ayşe'nin sizinle çıkması için yeterli olacaktır.Bu kızların psikolojileri gereği arkadaşlarının söylediği şeyler onlar için çok önemlidir.Daha önce de söylediğimiz gibi bunlar hep sürü psikolojisi ile hareket ederler.Bu salak arkadaşınız bir süre sonra size gelip "ya ayarlıycam ama naz yapıyor 📷sende gelip yavşa biraz kıza "tarzı bir cümle kuracaktır. Aslında bu salak arkadaşınız Ayşe' yi sizinle çıkması için ikna etmiştir fakat ortamı kızıştırmaktadır. Neyse bu yöntemi kullanarak eninde sonunda Ayşe ile çıkmayı başardınız.Fakat asıl önemli olan Ayşe ile çıkmak değildir. Daha sırada diğer kızlar var )
Öncelikle Ayşe ile bir süre muhabbet kurun📷gezin📷tozun📷sinemaya falan gidin. Daha sonra bir pundura getirip eve atın.Aynı mahallede olduğunuz için bu pek büyük bir problem teşkil etmeyecektir...Neyse bir kaç kez eve attıktan sonra kızla işiniz bitecek.Ne demek olum aşık oldum?Ben sana demedim mi bu salaklara aşık olunmaz diye?Neyse📷 sizin bu kızla işiniz bitti sıra geldi diğer kızlara...
Ayşe'ye bir miktar gaz vermek suretiyle mahalledeki diğer kızlarla tanışın. Sonra eve gelip Hıncal Uluç (bakınız Güzellik Yarışmaları ))edasıyla kızları puanlandırın.En yüksek puanı alan kızı ilk sıraya almak şartıyla 4 tane kızdan oluşan listenizi yapın.Daha sonra bu kızlardan ilk sırada olanı hakkında gerekli olan istikbaratı toplayın ve başlayın yavşamaya.Tabi bunu Ayşe'nin yanında yapmayın siz her ne kadar bu yavşama olayını Ayşe'den gizli de yürütseniz bu olay Ayşe'nin kulağına en kısa zamanda gidecektir.Bunu duyan Ayşe birden sizin elden gittiğinizi anlayıp size aşık olacak(niye mi? olm diyoruz ya📷 salak bunlar ))İşte kız size aşık olduğunda diğer kıza yavşamaya devam edeceksiniz veee sonunda Ayşe bu veya başka bir sebepten dolayı sizi terk edecek.Yapma📷 etme geyiği yapın fakat abartmayın. Bırakın terketsin...Size kız mı yok? Ayşe'nin sizi terkettiğinden bir gün sonra gidip yavşadığınız kıza şunları söyleyin." Ya bak...Ben aslında senden çok uzun zamandır hoşlanıyorum.Ayşe ile de zaten sırf senin yüzünden ayrıldık.Seni daha önceden tanısaydım asla Ayşe'yle çıkmazdım.N'olur anla beni..Eee📷bişey söylemiycekmisin? "Kız bunları duyunca "Ay inanmıyorum📷hiç beklemiyordum📷şok oldum vallaha"diyip klasik tribini yapacaktır.Siz buna karşılık "Lütfen biraz düşün hemen karar verme!" taktiğini kullanarak kıza "hadi izin verdim git biraz naz yap!" bilinç altı mesajını vereceksiniz.Öncelikle kız "ulan Ayşe bana bişey dermi acaba 📷yakışıklıda çocuk ne yapsam acep kaosuna gelip biraz düşünür.İçindeki şeytan sizinle çıkması için baskı yapmaktadır.Siteyi komple okursanız zaten bu kızı tavlamış olmanız lazım.Veee zafer! İkinci kızı da tavladınız.Bu işte buraya kadar.ama bir sorun var = Ayşe! Gidin bakın bakalım Ayşe yaşıyor mu? zira bu salakların bu durumda yapacakları tek şey "Senin yüzünden canıma kıydım!" şeklinde bir mektup yazıp intihara teşebbüs etmek olacaktır.bu durumda Ayşe 'ye "Bak Ayşe ben sırf o kızla seni birazcık kıskandırmak için çıktım. İtiraf et! Sende beni bana aşıksın."diyin.Ve ekleyim "Ama artık birlikte olmamız imkansız ." kız " "Ama nedenn!öhüöhühöü!" diye karşılık vermezse gelin bana "Abi bana bi GRAND ÇİROK alacan kız öyle demedi!diyin. O derece eminim yani.))
Bunu diyen kız artık size istediğiniz herşeyi (mesela ne istiyebilirsiniz?)) vermeye hazır demektir. Ama siz biraz daha süründürün diğer kızla çıkmaya devam edin (Hatta bu arada diğer kıza da bi isim verelim böyle zor oluyo📷mesela adı Dilara olsun.) Dilara" Ayşe ile görüşüyormusun?" diye sorarsa "Ne alakası var ya "diye cevap verin.Fakat Ayşe ile görüşmeye devam edin Ayşe sizi Dilara'dan ayırmak için elinden geleni ardına koymayacaktır.Aldırmayın.Bu esnada Dilara'yla gezin📷tozun📷 sinemaya falan gidin ondan sonra cuupp yatağa!Bu işlemi bir kaç kez tekrarladıktan sonra ikinci kızla da işiniz bitecek. Sıra geldi 3. kıza . Ama şimdi başınızda çok büyük bir bela var Dilara'dan nasıl ayrılacaz? Şu diyalog işinizi fazlasıyla görecektir. "Aşkım seninle çok mutluyuz ama Ayşe olayını biliyosun.Beni sürekli rahatsız ediyo📷 "Sana deliler gibi aşığım📷intahar edecem sorumlusu sen olucaksın " falan diyo.... Onun için çok üzülüyorum gerçekten." Bunları duyan Dilara çılgına dönecektir. En kısa zamanda sizi başka bir nedenden dolayı terkeder. Bırakın terk etsin...Size kız mı yok? :)) Hemen Ayşe'ye gidip konuşmak istediğinizi söyleyin. Ayşe sizin Dilara'dan ayrıldığınızı öğrenmiştir. Es kaza CIA kızlar arasındaki istihbarat teşkilatının nasıl işlediğini görmüş olsaydı adamlar küçük dillerini yutardı📷o yüzden" nasıl ve nerden duydu lan bu kız benim ayrıldığımı?" diye sormayın :)))

BONUS:
ÇAPKINLIK TAKTİKLERİ
1- Ilk görüste aska inanir misin ? Yoksa disari cikip tekrar mi gireyim?
2- Affedersiniz! Biz kücükken farkli okullarda okumamis miydik?
3- Sirtina dokunup: Aman allahim gercekten omuz kemikleri!! Ben bunlari kanat sanmistim!
4- Cukulatadan bebeklerimiz bir dügün pastasinin üstünde sence de güzel görünür mü ?
5- Saati sorun.9'u 5 mi geciyor? Bugün pazartesi 28 mart 9.05..Sizinle tanistigimin günü ve zamani aklimda tutmam gerekli de!
6- Oturdunuz📷 konustunuz ve kalkti gidiyor..Birsey unutmadin mi?Neyi? Beni.!
7- Bu sehirde yabanciyim . Bana evinin yolunu tarif edebilir misin?
8- Baban uzayli miydi? Senin gibi birsey yeryüzünde yok cünkü!
9-Telefon numarami unutmusum📷 seninkini ödünc alabilir miyim?
10- Merhaba! Bay Watch'un son bölümünde harika oynadin📷 bir imza alabilir miyim?
11- Erkek"Sesi sen de duydun mu?" Ne sesi? Ben birsey duymadim! Kalbim kirildi
12- Baban hirsiz miydi? Hayir ! Ne Alaka?!? Gözlerinin yerine konulan elmaslari kim📷nerden caldi o zaman?
13- Bana yolu tarif edebilir misiniz? Kiz: Ne yolu? Nereye? Kalbine
14- Beni bir cimcikler misin Kiz: Neden? Bu güzellik gercek olamaz! Rüya görüyorum sanirim
15- Annenle baban zamaninda karsilasmasaydi📷 yeryüzündeki en mutsuz insan ben olurdum!
16- Siz Aktuel'in kapagindaki kiz degil misiniz?
17- Umarim suni solunumdan anliyorsundur..Solugum kesildi seni görünce!
NOT:Eğer hepsini üşenmeden okuduysanız artık 1 numaralı kız avcisi olmusunuzdur hiçbir kız elinizden kaçamaz yada sizi birakamaz .) iyi sanslar.

SON
submitted by yennicheri to KGBTR [link] [comments]


2020.02.07 01:21 karanotlar Kadınların Kurtuluşu – 1907 – He Zhen

Kadınların Kurtuluşu – 1907 – He Zhen
https://preview.redd.it/g4cvfpitaef41.png?width=209&format=png&auto=webp&s=47dda2517cedc785420ce445f4031990dace3fb4
Çin’deki anarşist fikirlerin izi ilk Taocu filozoflara dek sürülebilir. Yirminci yüzyılın başlarında, anarşist fikirler Çin’de Çinli entelektüeller ve yurtdışındaki öğrenciler arasında yeniden dolaşmaya başladı. He Zhen, 1907’de Sosyalizm Çalışmaları Topluluğu’nu birlikte kurdukları eşi Liu Shipei (1884-1919) ile Tokyo’da yaşayan ilk Çinli anarşist feministti. Birlikte ilk Çince anarşist mecmualardan biri olan Natural Justice’i [Doğal Adalet) yayımladılar Çin toplumunda kadının konumu Çinli anarşistler için önemli bir konu haline geldi. O zamanlar, ayak-bağlama ve cariyelik hâlâ yaygın uygulamalardı. Aşağıdaki pasajlar onun ilk olarak Eylül ve Ekim 1907’de Doğal Adalet’te yayımlanan “Kadınların Kurtuluş Sorunları” adlı makalesinden alınmıştır. Çeviri Oregon Üniversite¬si Tarih Bölümü’nden Hsiao-Pei Yen tarafından yapılmıştır.
SON BİRKAÇ BİN YILDA DÜNYA… sınıf hiyerarşisi tarafından kurulmuş ve erkeklerin egemenliğindeki dünyadır. Dünyayı daha iyi hale getirmek için, erkek egemenlik sistemini saf dışı bırakmamız ve eşitliği uygulamamız gerekiyor, böylece erkekler ve kadınlar dünyayı paylaşacaktır. Tüm bu değişimler kadın kurtuluşu ile başlar. Binlerce yıldır, Çin’in toplumsal yapısı kadını boyun eğen köleler haline gelmeye zorlamıştır. Eski zamanlarda kadına erkeğin mülkü gibi davranıldı. Sefahati engellemek için, erkek, cinsiyetler arasındaki farklılıkları vurgulayan ahlaki öğretileri kurdu. Zaman boyunca, erkek ve kadın arasındaki fark doğal bir yasa olarak görüldü. Kadın kendi özel alanıyla yetindi, ender olarak seyahat edebildi… Kadının sorumluluğu çocukları yetiştirmekle ve hane halkını çekip çevirmekle sınırlandırılagelmiştir.
Çin dini nesillerin atalarının ruhunu taşıdığına inanır, böylece insanlar üremenin ölümsüzlüğe ulaşma yolu olduğunu düşünür. Çin politik sistemi çocuklara mülkiyetmiş gibi davranır, dolayısıyla insanlar üremeyi zenginlik elde etme aracı olarak düşünür. Bu yüzden, erkeğin cinsel zevkini destekleyen hem dini hem de politik sistemle, erkek kadına, insan üremesinin bir aracıymış gibi davrandı. Üstelik, Çinli erkek önemsiz ev işleriyle ilgilenmeye nadiren isteklidir: Bunun yerine, hem bütün fiziksel işleri hem de çocuk bakımını kadınlara yaptırırlar. Çocuk yetiştirmeyi ve hane halkını idare etmeyi kadının müebbet mesleği yapan başka nedenler de vardır. En başta, erkek kadına özel mülkiyeti gibi davranır.
İkinci olarak, modern zamanlar öncesindeki düşük yaşam standartları, tek başına erkek emeğini aileyi beslemek için yeterli kıldı, bu yüzden varlıklı ailelerin kadını çocuk yetiştirmek ve ev işlerini idare etmek dışında nadiren çalıştı. Bu yüzden, kölelik ve aylaklığın bütün kötülükleri kadının etrafında toplanır… Genellikle sadece fakir ailelerdeki kadınlar, yaşamak için kendilerine bel bağlarlar. Tarlalarda çalışırlar; hizmetçi olarak ücretli çalışırlar; en kötüsü, fahişe olurlar. Bu kadınlar, fiziksel olarak daha az sınırlanmış olmalarına rağmen, asla ruhsal kurtuluşa erişemezler. Gerçekte, fiziksel özgürlüğü elde eden kadın aslında en fazla sömürülen, en fazla aşağılanan ve en fazla küçük düşürülen kadındır…
Erkek kadının kurtuluşundan kaçınmak ister, çünkü kurtuluşun kadının karmakarışık davranışlarına neden olacağından korkar. Erkek kadın üzerine ne kadar fazla sınırlama koyarsa, kadının günaha yönelik arzuları o denli güçlü hale gelir. Hırsızlığın yasaklanmış olmasına rağmen, hırsız bir kere bir objenin değerini anladığında çalma arzusunun sadece güçlenmesine benzer şekilde, kadın da, kendini sınırlamamaya yönelik herhangi uygun bir fırsatı kavrayacaktır. Bunun için, özgürlük değil kapatılma ve sınırlandırılma kadının eşini aldatmasına neden olur. Çinli insanlar özgürlüğün kadını karmakarışık yapacağını nasıl söyleyebilir? Gerçek nedeni anlamıyorlar. Kadının özgürlüğüne ne kadar yasak koyarlarsa, kadın ahlakı da o denli dejenere hale gelir. İşte bu nedenle Çinli kadın gelişemiyor… Gerçek özgürlük, bütün sınırlamalardan tam bağımsızlık anlamına gelir. Günümüz Batı evlilik sistemi iktidar, zenginlik, ahlak ve yasa koşulları tarafından sınırlanır. Evliliğin gönüllü olduğunun söylenmesine rağmen, Batıdaki bütün erkekler ve kadınlar sadece sevgi için mi evlenir? Erkekler kadınları sıklıkla zenginlikleri ile baştan çıkarır; varlıklı ailelerden kadınlar da daha fazla talibi çekebilir. Hatta bazı durumlarda, zengin erkek fakir kadını kendisiyle evlenmeye zorlar. Bu, evliliğin zenginlik üzerinden sınırlandırılmasıdır. Bazı durumlarda, erkek kendi ilerlemesinin bir aracı olarak, prestijli geçmişi olan kadınla evlenir; diğer durumlarda, prestijli erkek düşük sosyal statülü kadınla sınıf farklılıklarından dolayı evlenemez. Bu, evliliğin iktidar üzerinden sınırlandırılmasıdır. Basitçe söylemek gerekirse, özgür evlilik yoktur!… Yasa ile yönetilen modern toplumlardaki kadınlar, erkeklerle aynı eğitimi almalarına rağmen, nadir olarak siyaset bilimi ve hukuk okuma şansına sahip olurlar, orduya veya polis akademilerine kaydolma şanslarından bahsetmek bile gereksiz. Bürokrasi ile yönetilen modern devlette kadının erkekle eşit fırsata sahip olduğunun söylenmesine rağmen, kadınlar memur olamazlar. Cinsiyet eşitliği sadece lafta kalır.
Kadının kurtuluşu, kadına gerçek eşitliğin ve özgürlüğün zevkini getirmelidir. Batı sistemi kadına sadece lafta kalan özgürlük ve eşitliği getirir. Sahip olduklarını iddia ettikleri özgürlük gerçek özgürlük değil, sahte özgürlüktür! Eşitlik, sahte eşitliktir! Gerçek özgürlük olmadan, kadın tam gelişmişlikten mahrum kalır; gerçek eşitlik olmadan hiç kimse insan haklarından yararlanamaz. Asyalı kadın, Batı medeniyetinin gelişimine hayranlık duyarak, Batılı kadının kurtulmuş olduğuna ve erkekle tam özgürlüğü ve eşitliği paylaştığına inanıyor. Batılı kadının ayak izlerini takip etmek istiyor. Yazık! Kadın devrimi çağında olduğumuz için kadının sadece sahte özgürlüğe ve sahte eşitliğe sahip olmasını istemiyorum; kadınların gerçek özgürlüğe ve gerçek eşitliğe ulaşacağım şiddetle umut ediyorum! Son yıllarda, insanlar Çin toplumunda kadının kurtuluşunu aramaya başladılar. Kadının kurtuluşu aktif olarak veya pasif olarak başarılabilir. Kurtuluşa aktif olarak ulaşmanın anlamı nedir? Bu, kadınların kendi kurtuluşları için mücadele etmesi ve onu savunmasıdır. Kadın kurtuluşuna pasif olarak ulaşmanın anlamı nedir? Kurtuluşun kadına erkek tarafından bahşedilmesidir. Bugün Çinli kadının kurtuluşu genel olarak pasif yoldan teşvik ediliyor. Kadın kurtuluş hareketinin savunucularının çoğu erkek olduğunda, kadınlar erkekler kadar kazanç sağlamaz. Geçmişte bütün kalbiyle kadının kapatılmasını ve sınırlandırılmasını destekleyen erkek, neden son yıllarda kadın kurtuluşunu ve cinsiyet eşitliğini destekliyorlar? Bunun için üç açıklama vardır. İlki, Çin erkeğinin çıplak iktidara tapınmasıdır. Çin’in, Avrupa, Amerika ve Japonya gibi dünyayı medenileştiren başlıca güçlerin sistemini izlemesi gerektiğine inanıyorlar. Eğer Çinli erkekler, karıları ve kız çocukları için ayak-bağlama uygulamasını yasaklayarak onları okula gönderseler ve onları eğitseler, Çin’in medeni olduğu düşünülecek. Çinli erkekler ve aileleri, uygarlık ününün zevkini çıkaracaklar. “Medeni” erkekler kendi “medeni” kanlan ve kız çocuklarıyla kamusal alana çıktıklarında, başarıları için alkışlanacaklar. Bu erkekler kadın kurtuluşunu kadınların hatırı için mi teşvik ediyorlar? Kadınları sadece kendi ünlerine ulaşmak için kullanıyorlar. Onların bencil kaygıları, kadınlara kendi özel mülkiyetleri olarak davrandıklarını kanıtlar. Eğer kadın gelişiminin onların şöhreti üzerine etkisi olmasaydı, kadın kurtuluşu ile bu denli ilgili olmayacaklardı. Çinli erkeğin kadını özelleştirmesi, kendisini ilk kez eski geleneksel toplumda kadınları sınırlama çabalarında göstermişti; artık kendisini Batı modeli üzerinde kadın özgürlüğü için verilen destekte gösteriyor. İkinci olarak, Çinli erkeğin kadın özgürlüğünü teşvik etmesi, Çin’in ekonomik durgunluğuyla alakası var. Orta-sınıf aileler kadın üyelerini beslemekte zorluk çekiyor.
Erkekler kadının sınırlandırılmasından bir şey elde etmediklerinin, hatta bu sınırlandırmanın ekonomilerini enkaza çevirdiğinin farkındalar. Bunun için kadın bağımsızlığını savunuyorlar ve kadının erkeğe ekonomik bağımlılığının onların en büyük düşmanı olduğunu görüyorlar. Çinli erkekler kız çocuklarını kız okullarına girmeleri için cesaretlendiriyor. Daha az varlıklı ailelerden kadınlar nakış, örgü, dikiş ve aşçılık gibi el sanatları öğreniyorlar. Şanslı olanlar öğretmen okullarına giriyor. Daha gelişkin kadınlar, düzenli müfredat dışında eczacılık ve fen gibi profesyonel eğitim alıyorlar. Erkekler kadınların eğitimini onların iyiliği için değil, kendi iyilikleri için teşvik ediyorlar. Mezuniyetlerinden sonra kadınlar öğretmen veya becerikli işçiler olarak kendi yaşam gereksinimlerini karşılayabilirler. Hem de ailelerine bakmaya mecbur kalırlar. Kızlarıyla birlikte ailenin mesuliyetini paylaşırlar, hatta eve en fazla ekmek getiren olurlar, erkekler daha fazla boş zamanın zevkini çıkarır veya paralarını metreslerine ya da fahişelere harcayabilirler. Erkekler herhangi bir sınır olmadan zevk sürmeye devam ederlerken, kızları çetin yaşam koşullarının ıssızlığında acı çekerler. Erkek, kadının bağımsızlığını kendi çıkarları yüzünden savunur, işte bu, Çinli erkeğin kadın kurtuluşunu teşvik etmesinin ikinci nedenidir.
Üçüncü neden, Çinli erkeğin ailesine değer vermesi ve çocuklarından büyük beklentileri olmasıdır. Ancak, kendi başına ev işlerini yönetme ve çocukları yetiştirme göreviyle başa çıkmak için yeterli ve uygun değildir. Kadının sorumluluk almasını isterler. Bu yüzden, ev ekonomisi Çin’deki kız okullarının en popüler konusu haline gelmiştir. Çin’de yeni kurulan parti (Devrimci Güç Birliği) bile, ev içi eğitimin tüm eğitimlerin temeli olduğunu iddia eder. Bu şu anlama gelir; medeni bir kadın ev işlerini geri kalmış bir kadından daha iyi halledebilir; medeni bir kadın çocuklarını geri kalmış bir kadından daha iyi eğitebilir. Aslında, aile erkeğe aittir, bu yüzden aileyle ilgilenmek erkeğe hizmet etmek gibidir; çocuklar da erkeğe aittir, çünkü annelerinin yerine babalarının soyadını alırlar. İşte bu nedenledir ki, erkek kadını kendi amaçları için kullanmak ister. Sonuç olarak, üstteki üç neden erkeğin kadın kurtuluşundan bencilce yarar sağladığını gösterir. Kadının bağımsızlığını elde etmesine ve onun medenileşmesine yardım ettiğini iddia eder; fakat, kadınlara kurtuluş umudu verirken aslında onları sıkıntılar içine sokar. Geleneksel toplumda, erkek kadından daha üst statüye sahipti, fakat kadın daha fazla boş zamandan ve fiziksel özgürlükten yararlanırdı; günümüz toplumunda, erkek hâlâ kadından daha üst seviyede, fakat bu kez kadın erkeğin işlerini paylaşıyor ve erkek de kadınların zevklerinden yararlanıyor. Kadınlar erkek tarafından kullanılmaktan neden mutlu olsun ki? Aptal kadınlar, kadın kurtuluşunu başlattıkları için erkekleri yere göğe sığdıramıyorlar. Bu kadınlar, Mançu meşrutiyetçilerini yere göğe sığdıramayanlarla tam da aynı şeyi yaptıklarının farkında değiller. Mançu bir anayasa tasarlamıştı, fakat halka politik güç vermeye istekli değildi. Aynı şekilde, erkeğin kadın kurtuluşunu teşvik etmesi de, kadınların gerçek gücü erkeklerin ellerinden alacakları anlamına gelmez. Her işi erkeklerin yapması gerektiğini söylemiyorum, veya kadın haklarının genişletilmemesi gerektiğini ve kadınların görevlerini isteklice yerine getirmeleri gerektiğini öne sürmüyorum. İleri sürdüğüm şey, kadın hakları hareketinin erkek tarafından bahşedilmesi değil, kadın tarafından kazanılması gerektiğidir. Eğer kadın erkekten emir alırsa, zaten özgürlüklerini kaybetmiş demektir; eğer kadın haklarını erkekten alırsa, zaten erkeğe bağımlı olmuş demektir. Kadın kurtuluşu erkeğin yetkisinde olduğunda, erkek kadından yararlanır ve nihayetinde kadını kendi tahakkümüne maruz bırakır. Bu nedenle, kadının kendi kurtuluş yolunu, bu yolu erkeğin ona vermesine bel bağlamadan araması gerektiğini savunuyorum. Bugün Çinli kadınların tümü kendi kurtuluşlarına yönelik cevabi erkeklerde arıyorlar. Pasif bir rol almak istiyorlar, çünkü özbilinçten yoksunlar. Özbilinç olmadan, kadın erkek tarafından manipüle edilir, ama hâlâ erkeği onurlandırır. Bu kadınlar en utanmaz kadınlar değiller midir? Kadının pasif kurtuluşunun sakıncalarından bahsettim. Şüphesiz ki, özgürlük ve eşitlik için can atan ve gelenekler tarafından sınırlandırılmak istemeyen bazı Çinli kadınlar vardır. Kurtuluşun tesisi kendi iradelerince yönlendiriliyor görünüyor. Fakat, onların gerçek motivasyonunu keşfetmemiz gerekli. Gerçekte istedikleri şey, özgürlük ve eşitlik adına başıboş cinsel arzuların zevkine varmaktır. Kurtuluşu, neredeyse, cinsel arzuları serbest bırakmanın yolu olarak yorumluyorlar. Sadece, kadın toplumu dönüştürecek gücü elde edecek kadar geliştiği takdirde gerçek kurtuluşa erişilebileceğini anlamıyorlar. Kadın sadece aşkla ve seksle ilgilenirse, insanlığı kurtarma ruhu ölçüsüz arzularla yer değiştirecek ve böylece görev tamamlanamayacaktır. Bu, kadının saplantısı özgür aşkın kovalanmasından kaynaklanıyorsa mazur görülebilir. Ancak çok az Çinli kadın bu kategoriye girmektedir. Sadece bazıları bu dayanılmaz isteklere direnemez ve herhangi bir erkekle flört eder; bazıları baştan çıkartılır ve yıkılmış hale gelir. Bazısı vücutlarını para için satar; ya fahişelikle ya da zengin erkeklerle kırıtarak flört ederek para kazanırlar. Birinin para uğruna bu denli gözden düşmesi en onur kırıcı davranıştır. Böylesi bir davranışı bir özgürlük eylemi olarak adlandırabilir miyiz? Ayrıca, “kurtuluş” kelimesi aslen kölelikten özgürleşme anlamına geldiği için, fahişeler ve kurtulmuş kadın arasında nasıl bağlantı kurabiliriz? Bu kadınlar, kurtuluşu cinsel düşkünlük ile karıştırıyor, bu yüzden, bu kadınların zaten en bayağı fahişeler haline geldiklerinin farkına varmaları zordur. Bugün beyaz kadın, cinsiyet eşitsizliğinin sakıncalarını anlıyor ve cinsiyet eşitsizliğinin kökeni olarak eşitsiz güç dağılımını gösteriyor. Kadının oy hakkı için mücadele eden örgütlenmeleri oluşturuyor… Kadınların çoğunluğu hâlihazırda hem hükümet hem de erkek tarafından eziliyor. Seçim sistemi, üçüncü bir yönetici grubun, elit kadınların, takdim edilmesiyle baskısını artırıyor. Baskı aynı kalsa bile, kadınların azınlığı hâlâ kadınların çoğunluğunun irade zayıflığından yararlanıyor…
İktidardaki birkaç kadın iktidarsız kadınların çoğunluğuna hükmettiğinde, eşitsiz sınıf farklılıktan kadınlar arasında vücut bulur. Şayet kadınların çoğunluğu erkekler tarafından kontrol edilmek istemiyorsa, neden kadınlar tarafından kontrol edilmek istesinler ki? Bu yüzden, erkeklerle iktidar için mücadele etmek yerine, kadınlar erkeklerin kanunlarını yıkmaya çabalamalıdır. Erkek bir kez ayrıcalıklarından soyunduğunda kadınla eşit olacaktır. İtaatkâr kadın ve itaatkâr erkek olmayacaktır. Bu, kadınların kurtuluşudur, bu, radikal bir reformdur. Neden var olan parlamenter sistemle ve nihai hedef olarak oy hakkı hareketleriyle hoşnut olalım? Sadece, kadınlar, hareketlerini hükümete girmekten hükümetin kökünü kazımaya dönüştürdüğünde hoşnut olabiliriz!
He Zhen (Doğal Adalet, Cilt. 7-10, Eylül – Ekim 1907)
Çeviri: Nil Erdoğan, Mustafa Erata Bu yazı Robert Graham’ın ANARŞİZM: Özgürlükçü Düşüncelerin Belgesel Bir Tarihi isimli kitabından alınmıştır.
http://anarsizm.org/kadinlarin-kurtulusu-1907-he-zhen/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2019.11.03 15:42 masalokucomtr Deneme

Deneme
https://preview.redd.it/5l3jwcsxghw31.jpg?width=720&format=pjpg&auto=webp&s=6197574d1e24e06d215b100d74f17e2884fc2541

Bugün Altı Yaşındayım

Bugün ruhum bi garip. Bugün altı yaşındayım. Düşe kalktığım sokaklarda kulağındaki yarım yamalak çeken radyoda türküler dinliyorum. Forsumdan geçilmiyor. Dağlar, tepeler, kırlar benim. Yüksek yerlerde daha iyi çekiyor radyom. Belki de hala bu yüzden seviyorum dağları, tepeleri. Hele bir de bildiğim bir türkü çalıyorsa, benim sesim radyodan daha çok çıkıyor. O kadar mutluyum ki bilmediğim türküye bile eşlik ediyorum. Ahh ne güzel kırlara uzanıp gökyüzüne aşıklar gibi gazeller dizmek. Ahh ne güzel hayatımda para ve madde yok, sadece insanlar ve çocukluğum var. En büyük derdim radyomun biten pili. Biten pili güneşte bekletip, güneş enerjisiyle yeniden çalıştırıyorum, hışırtılı radyomu.. Uçmayı yeni öğrenmiş kuşlar gibi gökyüzünü yeniden keşfediyorum. Kayboluyorum hayallerde… Miss kekik kokuları arasında ruhumu dinliyorum. O kadar kaybediyorum ki kendimi günün bitmek üzere olduğunu akşam serinliğinde esen rüzgarın üşümesi ile fark ediyorum. Apar topar toparlanıyorum. Güneşin yüzünde, beni karanlığa bıraktığı için kızıl bir utanma var. Güneş gidince radyomun da enerjisi bitiyor ve son türkü yarım kalıyor… Ama ben güneşi o kadar çok seviyorum ki bırakıp gitmesine bile kızamıyorum. Son türkümü yarım bıraktın, diyemedim. Hayatımın sadece altı yaşına kadar olan kısmını hatırlıyorum. Eve her gün paçaları çamurlu gelirdim. Babam, bir gün de eve temiz gel, diye kızardı hep bana. Ben ona hiçbir zaman “baba ben gökyüzüne aşık oldum ve gökyüzüne aşık olanın kalbini dünya kirletemez.” diyemedim. Hayatı boyunca fakir yaşamış babama deseydim bu sırrımı, bana “gökyüzüne bakacağına önüne baksaydın paçaların temiz gelirdin eve” diyeceğini biliyordum. Hala önüme bakamıyorum, gökyüzüne bakmaktan ve üstelik hala paçalarım kirli.
Beni hiçbir zaman bırakmayan gökyüzünü ben de bırakmayacağım, paçalarımın kirli olması pahasına da…
Hikaye Oku Hikayeler Hikayeler Kısa
Yazan: Metin Zengin

Papatyalar ve İnsanlar

Daha önce bahar görmemiş gibi tatlı heyecanıyla geldi yine ilkbahar. Çiçekler anavatanına tekrar dönmenin sevinci içinde. Ağaçlar şen şakrak rüzgarla dans etmekte. Bahara aşık ne kadar kelebek varsa hepsi üç günlük ömürlerinin baharına dönüyor. Kuşların mutluluktan uçtuğu tek mevsim olan ilkbaharda yatağına sığmayan nehirler, bahara muştu hacı leylekler ve yeniden şenlenip coşan dağlar tepeler… Güneşin doğduğu yerden gelen ilkbaharda sitemli olan tek çiçek, kırlara sarı ve beyaz elbisesini giydiren papatyalardır. John Steinbeck yaşasaydı, fareler ve insanlar yerine insanlar ve papatyalar diye başlardı, hayat hikayesine. İnsan evladı ne acaip bir varlık! Adına sevmek diyerek, tüm özgürlüklere kafes oldu. Emin olduğu veya olmadığı duygusunun sağlamasını bir papatyanın yaprağına kıyarak yapan insanoğlu hayatta aradığını hiçbir zaman bulamamıştır. Seviyor, sevmiyor diyerek bir papatyanın yaprağında bir kaderi aramak, ne büyük keder!
Deneme Denemeler Hikayeler Hikaye

Beşir Yetişir Yetişir Beşir

Güneşten önce uyanır, adeta güneşe meydan okurdu. Güneşten sonra uyandı mı büyük bir günah işlemiş gibi kendini suçlar, affetmezdi. Bu halini gören ahali, kendisine deli lakabını uygun görmüştü. Deli Beşir demelerine aldırmadan avazı çıktığı kadar bağırarak susardı, “deliyim delilim de yaşamak” diye. Kimse bilmezdi, adı deliye çıkmış Beşir efendinin hikayesini. Aslında kimse onun hikayesini anlayacak ya da anlamaya çalışacak samimiyete de sahip değildi. Herkes kolay yolu bulmuştu; deli, meczup de geç. Kimin umrundaydı ki deli Beşir? Hem dünyalık değildi ki yaşadığı, neden kıymet görsün ki? Yaşam delisi yaptıkları deli Beşir için alaylı ve kafiyeli satırlar da düşünmüştü, dünya akıllıları: “Beşir yetişir, yetişir Beşir” diye. Yine kolayı ve kaybetmeyi seçmişti, akıllılar. Günler ayları, aylar yılları, yıllar Beşir’i kovaladı ve nihayet Beşir de yorgun düştü, yetişemeden. Şimdi kulaklarda “Beşir yetişir, yetişir Beşir” sesleri maziden… Beşir de yetişemedi, yaşayacaklarına. Belki de yetişemeyeceğini bildiği için güneş doğmadan, o kör karanlıkta uykunun canına kıydı. Belki de… Kimse bilmedi bu delinin belkilerini… Aylar mevsim, mevsimler ölüm oldu ama kimse yetişemedi belkilerine, kimse yetişemedi yaşayamadıklarına…
Hikaye Oku Hikayeler Hikayeler Kısa
Yazan: Metin Zengin

Bu Gördüğün Ben Değilim

Kalbimdekilerle bir ömür sussam Senden kaçarken sana yakalansam Ve sadece gözlerinde konuşsam Bu gördüğün ben değilim…
Martı gagasinda bir parça susam Olsun bir umudum sende yaşasam Varlık denizinde sende boğulsam Deniz tutsun beni bir el çırpınırsam
Aşk Şiir Aşk Sözleri Sevgiliye Sözler Şiir Oku Şiirler Aşk Şiirler

İnsan Hangi Kelimelerle Susar

Son kez konuşacağım, ölümlü olmak için… İnsan en çok hangi kelimelerle susar? Sakladıklarımı artık ben de bilmiyorum. Gözyaşlarımla sildim. Duyduklarımı görmüyorum. Gördüklerim beni herkese kör etti. Ama içimdeki çocuk bahçesine duvarlar inşa ettirmem. Ben yalnız da oynarım. Hem yalnızlık öyle herkesle paylaşılmaz ki zaten. Ee konuşacağım dedin ama hala konuşarak susuyorsun! Gökyüzü neden mavi? Kuşlar neden uçuyor? Dağlar neden hala bu yükü taşıyor? Bak hep farklı sorular ama hepsinin cevabı aslında aynı. Sorduğun sorunun cevabı da belki aynıdır…
Deneme Denemeler Hikayeler Hikaye
Yazan: Metin Zengin

Bu Gördüğün Son Bahar

Bir garip rüzgar dokundu duygularıma. Aklım tutsak, kalbim kırık… Umutlar, suskun uçurumlar… Varlık ateşten kor. Bir yalnız ağaç ve son yaprak… Artık ruhum hür… Bu gördüğün son bahar.
Aşk Şiir Aşk Sözleri Sevgiliye Sözler Şiir Oku Şiirler
Yazan: Metin Zengin

Bir Damla Bengisu

Uzun patika bir yol… Güneş, sanki işlenen her günah için, için için yanmakta. Ortalıkta en ufak bir yaşam belirtisi yok. Hayale aldanmış gerçekler kadar uzak bir yerden gelen hayat yorgunu,yaşam delisi bir adam… Bir nefes dinlenmek için nefessiz bir ağacın yarı gölgesinde buldu kendini. Sırtında taşıdığı dünyasından(çantasından) yaşam belirtisi olarak görülen bir şişe su çıkardı. Bir kaç yudum içtikten sonra geri kalanını dalında bir tek yaprağı kalmış bu kuru ağaca bir vefa burcu olarak verdi ve gitti(gelecek). Buna şahit olan bir kuş, hemen gelip nasibini aldı o bengisudan ve o son bir yaprağı kalmış bu kuru ağacın dalına kondu. Sonra diğer kuşlar da o son yaprağın verdiği umutla, kuru ağaçta birer yaprak misali o ağaçta bitiverdiler. Kuru ağaç şaşkın ve yıllar sonra heyecanlı… Kalbinin çarptığını hissetti.
Hey gidi son bir yaprağı kalmış kuru bir ağaç olan dünya, bir damla bengisuya hasretsin sen de, her yürek gibi.
Hikaye Oku Hikayeler Hikayeler Kısa
Yazan: Metin Zengin

Ah İstanbul Ahh

Ahh İstanbul ahh! Bu kadar külfetle bi o kadar sitem dolu sana. Yalnızlığının gölgesinde bi ton umutsuz kalabalık. Ama seni büyük yapan da bu yalnızlığın değil mi? Anlamak seni ve yaşamak o eşsiz ruhunu… Kendi gözyaşlarinda boğulan kız kulen… Yalnızlığının bilinmeyen yüzü Ayasofyan… Ağlayan gökyüzünde açan Gülhanen.. Karacaahmet dedikçe yanan boğazın.. Ölüm telaşını kıskandiran Kapalıçarşın.. Sana gelirken seni unutan Beyoğlun.. Yeditepende sana aşık yedi güzel insan…
Hikaye Oku Hikayeler Hikayeler Kısa
Yazan: Metin Zengin

Zamansız Sorular

Zamansız Sorular Zaman, en gerçek aynayken aynada gördüğün nedir? Düşler, en büyük tuzakken en büyük suç nedir? Hayat, en büyük oyunken en büyük kural nedir? Yalan, tek gerçekse ölüm nedir? Kalp, en hassas teraziyse en büyük ceza nedir?
Aşk Şiir Aşk Sözleri Sevgiliye Sözler Şiir Oku Şiirler
Yazan: Metin Zengin

Gülümseyin Çekiyorum

Fotoğraf çeken ve çektirenlerdeki anlık telaşı bilirsiniz. Hemen tez bir el çabukluğuyla üstbaş düzeltmeler… Ve sizden gülmeniz istenir, içinizdekileri bilmeden. Her şey o anki kare içindir. Çünkü o karenin sonsuz olacağına inanırlar ve o yüzden o karede yalandan da olsa mutlu görünmek isterler.. Hayat kaç kare ya da hayat kaç kere ? Kaç karesinde sonsuz, kaç karesinde ölümlü , kaç karesinde masum, kaç karesinde vicdan mahkumu ve kaç karesinde özgürüz? Ya da insan bir kare içinde ne kadar özgür olabilir ki? Neyse siz bana bakmayın. Hadi gülümseyin çekiyorum…
Deneme Denemeler Hikayeler Hikaye
Yazan: Metin Zengin

Araftaki Boşluk

Geceden süzülen ay ışığı alıyor, kayıp benliğimi. Bir ulvi alemde yalnızlığa dans eden yıldızlar sarmış karanlıkları. Hayale aldanmış gerçekler kadar uzak bir yerlerde arıyorum zamanı. Sonsuzluk hayalinin yolunda yakamozlar canım…
Yazan: Metin Zengin

Derdimiz Sayılar

Benim bu hayatta hiç sayı takıntım olmadı. Sayıyla ifade edilebilen her şey anlamsız ve değersiz geldi hep bana. Bir sayıyla başka bir sayı arasındaki tek fark yine bir sayı sadece. Size bir sır vereyim mi bay bayan insan ? Sayılarla ifade edilemeyen , anlatılamayan duygular gerçektir sadece bu hayatta. Ne kadar mutlusun? Ne kadar yalnızsın? Ne kadar insansın? vs Bizi insan yapan duygularda sayılar sadece bir sembolik yorumlama. Başkada bir kıymeti yok. Şimdi bu adamın neyi var diyeceksiniz? Benim sayılarla ifade edebileceğim hiçbir şeyim yok sayın insan.
Yazan: Metin Zengin
Konu: Denemeler

Dün Bugün Yarın

En yakın durağı ölüm olan uzun bir yoldu hayat..Zamanın bittiği bir zamanda ortaya çıkan DÜN BUGÜN ve YARIN bu yolun ilk yolcuları oldu. Dün pişmanlıklarını düşünmekten gideceği yolu unuttu. Yarın ise içine düştüğü bu endişe bataklığında kendi sonunu yazdı bugünden. En yakın durağa(ölüm) en uzak olan yarın, doğasına aykırı bir tezatla ilk o indi bu durakta. Yarın, bu yolculuğuna son verince onun telaşını da bugün aldı. Yarının telaşı ve dünün pişmanlıkları da sırtına yüklenen bugün, her şeyi eline yüzüne bulaştırdı ve bu yolculuğun ikinci kaybı oldu. Şimdi bu yolculukta geriye sadece dün mü kaldı ? Dedi boşluk!
Hayır! Eğer dün yaşasaydı, bugün ölmezdi zaten dedi, olmayan zaman. Ne kadar zor bir yolmuş bu? Kimse kalmadı, dedi boşluk. Aslında o kadar da zor değil. Her şey sadece bir adıma bağlı. Yarına bir adım atacaksın ama dünden de bir adım uzaklaşmayacaksın, dedi zaman. Ama bu nasıl olur ki ? ileriye bir adım at ama geçmişten de uzaklaşma! Marifet bu yaa ! Yoksam herkes yaşardı, dedi zaman. Nerden mi biliyorum bunu? Çünkü ben de öldüm !
Yazan: Metin Zengin
Konu: Hikayeler

Eskidi Zaman

Eskidi zaman, tren raylarında. Geçmişe düştü notlar, gözyaşlarıyla. Beklemek, ölüm tabutunda açacak çiçekleri. Var mi gökyüzünden haber, gidenlerden? Neden küskün uçuyor kuşlar? Bir şiirlik ömrümüz vardi. Onu da uçurtma yapıp uçurttuk suskun uçurumlara. Belki de bu yüzden hüzünlü uçuyor kuşlar. Gelmedi baharı bekleyen gözler. ..
Yazan: Metin Zengin

Yokluğun Kader

Avazın çıktığı kadar suskun Sustuğun kadar yandın Yandığın kadar varlığın Varlığın kadar yokluğun Yokluğun kader….
Yazan: Metin Zengin

Onu Bekledi

Yorgun ve hüzünlü bir gecenin gölgesine karışıyordu.. Yüzünde esen sert poyraza rağmen üşümüyordu. Kulaklarında hafif bir tınıyla onu yaşıyordu. Yüreği yansa duymayacak kadar bi haber kendinden… Öylece yürüyordu. Yürüdükçe düşündü. Düşündükçe yürüdü. Yürüdüğü yaşam yolu dünyadan başka ne sunmuştu ki?
Yüzü gölgelendi.. Sonra sessizliğe gömüldü. Her adımda bir zaman tutulması yaşıyordu. Iraklar gibi uzun uzun terkediyordu bu bedeni. Mevsimlerin yaşanmadığı, zamanın bittiği bu kentte daha kalamazdı… Zaman dondu bi an… Sonra beyninde şimşekler çaktı. Böyle düşündüğü için suçluluk duymaya başladı. Başka bir gökyüzü var miydi ki? Kimden , nereye kaçacaktı? “insan önce kendinden özür dilemeli sonra af dilemeli” sözlerini hatırlamıştı. Hem bu sözü de o söylemişti. Bunu nasıl yok sayabilirdi ki? Belki söylenecek çok söz , çok sitem vardi ama Süleymaniye’nin hatırı vardı. Kapısında çöktü… Onu bekledi.
Yazan: Metin Zengin

BEN i Öldür Bu Mevsim Değişsin

İster kuzeyden güneye, ister güneyden kuzeye ya da doğudan batıya veya batıdan doğuya gidin artık her yer soğuk. Hepimiz tek bir mevsimi yaşıyoruz:”Ölüm”. Bu mevsimde bırakın ağacı çiçeği, insan bile yetişmez. Kim bizi inandırdı, savaştan sonra barışın geleceğine? Daha kaç barış öleceğiz, savaş için? Suçlu mu kim? Çare mi ne? Hangi soru daha önemli acaba? Bakın sorunun altında 4 veya 5 hazır seçenek olmayınca düşünmeyi bile unutmuşuz. Ya yazılmayan ama daha keskin çözümlü başka bir seçenek daha varsa! Kafan çok mu karıştı? Düşünmeye başladın, ondandır. Kızma hemen ,sana demedim. İçimdeki BEN le kavga ediyorum. Zaten tek bir savaş olmalı, o da BEN le… Ee sen de bir şeçenek sundun, sistem gibi; der halin! Tamam korkma ben sistem değilim! Biraz düşünürsen sen de bir sürü seçenek üretebilirsin zaten. Nasıl mı? Bak yine düşünmeyi unuttun! Sistemin sana müsade ettiği kadar düşünmen varlığına delil değil, bay varlık! Çok uzattın amaa!! Bak ne güzel, yine düşünmeye başladın. Biraz daha zorlayalım mı o varlığına inandığımız ama kullanmadıkça bize yük olan kutsal emaneti? Dur hemen heyheylenme! Dedim ya BEN le kavga ediyorum. Yaa ne uzattın amaa! Ben uzatmadım bay varlık, hayat kısa ondan. Tamam tamam söylüyorum, patlama hemen. Suçlu kim demiştin? Bize aynada kalbimizi göstermeyen aklımız. Çare ne demiştin? “BEN i öldür, bu mevsim(ölüm) değişsin. Şeyy sen ama senn…. Hiç bana öyle bakma! Aklım olsaydı bunları yazamazdım….
Yazan: Metin Zengin
Kaynak: https://masaloku.com.tdeneme
submitted by masalokucomtr to u/masalokucomtr [link] [comments]


2019.01.15 21:15 fragmanlife Bu Sayılmaz dizisi konusu ve oyunculari

Bu Sayılmaz dizisi konusu ve oyunculari Ve karşınızda ekranların en traji komik ailesi: Sayılmazlar. Abla Melek Sayılmaz, abi Armağan Sayılmaz, ve kız kardeşler Biricik ve Cansın Sayılmaz’dan oluşan ailemiz İstanbul’da oldukça sıkıcı bir hayat sürdürmektedir. Melek Sayılmaz’ın hayattaki tek arzusu, bir başına büyüttüğü kardeşlerinden bir an önce kurtulmak ve böylece o hep hayalini kurduğu Bodrum’a ilk otobüsle kaçabilmektir. Ancak sivri dilli, hazır cevap ve kardeşlerinden illallah diyen ablamız Melek hanım, öyle pek de melek sayılmaz.
Binnur Kaya kimdir? Küçük Semiha Binnur Kaya Binnur Kaya Küçük Semiha Semiha, Gümbür Bar'ın ağır topudur, güçlü sesidir. Fantezi müzik dalında halkın onu aşırı sevdiğini idda etmektedir. Bara kendisini zorla aldırmıştır. Şiddet içeren şarkı sözleri, tehtidkar tavrı ile Cengiz ve Armağan’ın üzerine korku salmaktadır. Armağan’ı tanıdıktan sonra Semiha’nın iç dünyasında büyük fırtınalar kopar.
Settar Tanrıöğen kimdir? Cengiz Settar Tanrıöğen Settar Tanrıöğen Cengiz Cengiz, Gümbür Bar'ın sahibidir. Orta yaşta, şık giyinen ağır biridir. Gençliğinde her türlü fırsat mesleklerini (kasetçi, atarici, kontürcü, su istasyoncusu vs.) deneyen Cengiz, bir alacak verecek meselesinden dolayı kendini müzik piyasasında bulmuştur. Babacandır. Kolundaki tüylerin müzik piyasasına yön verdiğini iddia etmektedir. Tanınan isimleri kendisinin meşhur ettiğini iddia eder. Armağan’ın ablası Melek’i gizliden ve derinden sevmektedir.
Mustafa Üstündağ kimdir? Armağan Sayılmaz Mustafa Üstündağ Mustafa Üstündağ Armağan Sayılmaz Armağan, en büyük hayali ünlü bir türkücü olmak ve parçasıyla yaza damga vurmak olan saf bir gençtir. Babasıyla çocukluğunda bir süre Urfa’da yaşadığı için fahri Urfalı gibi gezinir. Kendine ait bir giyim tarzı, kırmızı çizgileri ve sevimli bir raconu vardır. Armağan, ailesine sahip çıkmak için Gümbür Barda çalışmaktadır. Fakat bu kısımda çok başarılı olduğu söylenemez. Kariyer basamaklarını çıkmaya çalışırken Cengiz Abi'sinin tavsiyeleri ve fikirleri onun için altın değerindedir.
Nergis Öztürk kimdir? Melek Sayılmaz Nergis Öztürk Nergis Öztürk Melek Sayılmaz Melek Sayılmaz, eski hemşire, bugün mahallenin iğnecisi, yüksek zekalı, sivri dilli bir abla. Üç kardeşin ne yazıkki en büyüğü ve en akıllısı. Ne yazıkki diyoruz çünkü kardeşlerinden illallah gelmiş halde. Bir ümit kendi ayaklarının üzerinde dursalar diye bekliyor ama nafile. O kardeşlerden cacık olmaz. Kalbinde şimdilik kimse yok. Zaten bu kadar akıllı, sivridilli bir kadına aşık olmak yürek ister ya da tüy! Cengiz çok aşık Melek’e. Ama Melek’in haberi yok. Belki bir gün Cengiz tüylerinden cesaret alır, Melek’e açılır… Kimbilir?
Derya Şensoy kimdir? Cansın Sayılmaz Derya Şensoy Derya Şensoy Cansın Sayılmaz İnanması güç ama Biricik’in ikiz kardeşi. Paylaşım esnasında Biricik aklı almış Cansın’a hiç bırakmamış. Cansın da durur mu? O da güzelliği kapmış. Kafasının içinde beyin yerine pamuk şekeri var. Pembe pembe. Hep mutlu, hep neşeli. Hayat ona güzel. Cansın café’de Safiye’yle çalışıyor. En yakın arkadaşı Naime, pek bir hayran ona.
Burak Satıbol kimdir? Belediye Başkanı Azimet Burak Satıbol Burak Satıbol Belediye Başkanı Azimet Hayrettepe’nin belediye başkanı. Trump’ı rol model almış, oldukça samimiyetsiz, açık gözlü bir başkan. 1 oy farkla başkanlığa gelmiş. O, 1 oy da yardımcısı Şeref’in ikametini son dakikada Hayrettepe’ye almasıyla olmuş. Başkanlığının tehlikede olduğunu biliyor, hep bunun tedirginliği üzerinde. Cengiz’e takık bir arkadaş. Geçmişte aralarında bir husumet olmuş, Azimet de acısını her gün kestiği cezalarla çıkarıyor.
Sadi Celil Cengiz kimdir? Çırağan Sadi Celil Cengiz Sadi Celil Cengiz Çırağan Peder Bey ve İlayda’nın tek çocukları. Bu normal çocuk o aileden nasıl çıkmış anlamak mümkün değil. Akıllı, alçakgönüllü, iyiliksever. Kendi adına açılan Çırağan Üniversitesi’nde tıp okuyor. Hiç de bunun şımarıklığında değil. Her öğrenci gibi çalışıyor, derslerine giriyor. Bir de Biricik’i çok seviyor. Başka dünyaların insanları olmalarının bir önemi yok onun için. Evlenmek istiyor ama nasıl olacak o iş, göreceğiz.
Rüzgar büyük bir aşk ile sevdiği kadını Meltem’i iki yıl önce bir trafik kazasında kaybettikten sonra her şeyden ama en çok da anılarından kaçmak için Bosna Hersek’e gitmiştir. İki yıl boyunca ailesi de dahil kimse ile irtibat kurmaz. Türkiye’nin sayılı holdinglerinden biri olan Boran’ların sahibi annesi Vahide ve dayısı Kemal uzun uğraşlar sonucu Rüzgar’ın izini bulurlar. Ve Kemal Bosna’ya gidip Rüzgar’ı İstanbul’a geri getirir. Fakat Rüzgar’ın kalbi hala acılıdır. Yine duramaz ve kendisi için verilen kalabalık bir aile yemeğinden kimselere bir şey demeden kaçar. Tesadüfen karşılaştığı taksici sayesinde kendini Foça’da bulur. Zaten Rüzgar için nereye gittiğinin bir önemi yoktur.Zeynep, çocukluk aşkı Kutay ile evlilik arifesindedir. Düğünlerine bir hafta vardır ve hazırlıklar devam ederken Zeynep aldatıldığını öğrenir. O da Rüzgar gibi her şeyi geride bırakarak kaçmak ister. Zeynep çok sevdiği dedesi Muammer’in ve teyzesi Ayla’nın yanına Foça’ya doğru yola çıkar. Fakat dedesinin çiftlik evine gelemeden Rüzgar’ın kaldığı kulübenin önünde baygınlık geçirir. Rüzgar ile kasabalının tanışması da bu sayede gerçekleşir. Ancak Rüzgar adı dışında gerçek kimliğini herkesten saklar. Zeynep’in en yakın arkadaşı Hande’nin düğünü yüzünden Zeynep ve Kutay tekrar karşılaşmak zorundadır. Sibel, Başak ve Hande bir plan düşünürler. Fakat bu planın işlemesi için Rüzgar’a ihtiyaçları vardır. Rüzgar ise Zeynep ile ilgili gerçeği öğrendiğinde bu plana ‘hayır’ diyemez. Ve böylece Zeynep ile Rüzgar arasında ortaya kalplerin konduğu bir oyun başlar… Rüzgarın Kalbi ilk bölümüyle 20 Ağustos Cumartesi akşamı FOX'ta!
Armağan, kız kardeşi Biricik’in istendiği geceyi mahvettiği için pişmandır. Bunu telafi etmek için Cengiz abisiyle bir plan yapar. Kız kardeşini istemekten vazgeçen zengin ailenin gönlünü almaya çalışırlar. Fakat Armağan’ın belalısı Küçük Semiha bu planı duyup, yanlış anlar. Armağan’a kız isteneceğini düşünür ve bütün öfkesiyle harekete geçer. Armağan’ı bu zor sınavında büyük bir sürpriz beklemektedir.
Armağan, maskeli baloda karşılaştığı Susan’a ilk görüşte aşık olmuştur. Onu nasıl bulacağını düşünürken Susan mahallede karşısına çıkıverir.
Çırağan, ailesinin Biricik’le evlenmesine izin vermeyeceğini anlayınca evi terk eder ve Meleklere yerleşir ama bu durumu Armağan’dan saklamak gerekecektir.
Cenap ve İlayda, Çırağan için bir gelin adayı ararlar.
Armağan, Susan’ın gözüne girmek için uğraşırken Küçük Semiha da onların bir araya gelmemesi için elinden geleni yapar.
Zeynel, oyları azalan Azimet’e kendisine bir ‘First Lady’ bulmasını önerir. Azimet hemen araştırmaya başlar.
fragmantv seslisohbet fragmanlar seslichat
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]


2019.01.15 20:42 fragmanlife Adi Zehra dizisi konusu ve oyunculari

Adi Zehra dizisi konusu ve oyunculari Berlin’de; tutucu bir Türk ailesinin kızı olarak dünyaya gelen 23 yaşındaki Zehra Şimşek’in yaşadıkları ne planlanabilir ne de yeryüzündeki herhangi biri, onun yaşadıklarını hayal edebilirdir! Dizi, Göçmen Türk kızı Zehra’nın Berlin’deki yoksul ve bağnaz ailesinin evinde başlayıp, İstanbullu zengin bir ailenin sırlarla ve korkunç bir suçla gölgelenmiş konağında devam eden inanılmaz öyküsünü anlatır.
Ailesinin namusunu kirlettiği gerekçesiyle bir otobanda ölüme terk edilen ve bir kimliği bile olmayan genç Zehra, ardı ardına gelen olaylar sonucunda yedi yıldır kayıp olan Hande adlı bir kızın yerine geçer. Üstelik kayıp kızın annesi de Almanya’ya, Türk konsolosluğuna davet edilmiş ve Zehra’yı kızı olarak teşhis etmiştir! Kızını bulduğu için sevinç içinde olan anne, Zehra’yı alıp, İstanbul’a götürür.
Zehra, başına daha büyük dertler açılacağını bilmeden İstanbul’a gider. Ama aklında binlerce soru vardır. Bir anne öz kızını nasıl olup da tanıyamamıştır? Sahiden Zehra’yı kızına mı benzetmiştir? Her şeyden önemlisi, gerçek Hande’ye ne olmuştur? Bu aile neyi gizlemektedir?
Bir yandan peşindeki babası ve ağabeyinden kaçan, bir yandan da öz annesini merak eden Zehra, yeni ailesi hakkındaki sırları öğrendikçe, hem kendi hayatı giderek daha da tehlikeye girecek, hem de aşkı yeniden keşfedecektir.
Zeynep Çamcı kimdir? Zehra Şimşek - Hande Kurdoğlu Zeynep Çamcı Zeynep Çamcı Zehra Şimşek - Hande Kurdoğlu Zehra: Zeki ve merhametli bir genç kız olan Zehra, Frankfurt’ta bağnaz bir ailenin kızı olarak dünyaya gelmiştir. Lakin kaderin bir oyunu, onu İstanbul’da bir ailenin kaybolan kızı Hande’nin yerine geçmeye zorlamıştır. Uysal bir yapısı olsa da, başkaldırmasını bilir. Annesi onun için her şey demektir, o da annesi için dünyalara bedeldir. Hayata var gücüyle tutunmak ve sevdiklerini korumaktır tek gayesi.
Hande: Şule’nin kızı, Serkan’ın kardeşi. İçine kapanık, duygusal, hassas bir genç kızdır. Küçüklüğünde babası, sonrasında ise abisi tarafından baskı altına alınmıştır. Tüm kırılganlığının yanında ne olursa olsun hayata tutunacak kadar da güçlüdür aslında. Yıllar önce kaybolmuştur ve ailesi senelerce onu aramıştır, bugüne dek.
Zeynep Çamcı Kimdir?
11 Aralık 1986'ta Bodrum'da doğan, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Sinema bölümü mezunu olan Zeynep Çamcı İstanbul Üniversitesi'nde Sinema üzerine yüksek lisans eğitimini sürdürmektedir. Meryem filmiyle Altın Portakal En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’ne layık görülmüştür. Seviyor Sevmiyor dizisiyle de Güney Kore'de Asia Pasific Actors Networks ödülü olan APAN Star Awards Ödülleri - APAN Special Award'la ödüllendirilmiştir. Recep İvedik 2'de Barista/Kasiyer, Recep İvedik 3'te Zeynep rolleriyle tanınmıştır. Altın Portakal kazandığı Meryem sinema filminde Meryem, Deliha sinema filminde Havva karakterlerini canlandırmıştır. Başrollerini üstlendiği dizilerinden Leyla İle Mecnun dizisinde "Sedef - Leyla", Emir'in Yolu adlı dizisinde "Can", Beni Böyle Sev dizisinde de "Ayşem", Seviyor Sevmiyor dizisinde "Deniz Aslan" ve Kara Yazı dizisinde Yaren karakterleriyle televizyon izleyicilerinin kalbinde oldukça önemli bir yer edinmiş, en sevilen kadın oyunculardan biri haline gelmiştir. Başrolünü üstlendiği Adı Zehra dizisinde Zehra karakterine hayat vermektedir.
Zeynep Çamcı'nın Oynadığı Diziler Adı Zehra / Zehra-Hande / 2018 Kara Yazı / Yaren / 2017 Seviyor Sevmiyor / Deniz / 2016-2017 Canımın İçi / 2012 Beni Böyle Sev / Ayşem / 2012 Adını Feriha Koydum Emir'in Yolu / 2011 Leyla ile Mecnun / Sedef / 2011 Gece Gündüz / Aslı / 2008
Zeynep Çamcı'nın Oynadığı Filmler Deliha / Meryem / 2014 Meryem / 2013 Recep İvedik 3 / Zeynep / 2010 Güneşin Karanlığı (Kısa Film) / 2009 Recep İvedik 2 / 2008
Alican Yücesoy kimdir? Serkan Kurdoğlu Alican Yücesoy Alican Yücesoy Serkan Kurdoğlu Şule’nin oğlu, Hande’nin ağabeyi. Kurdoğlu Ailesi’nin doğal lideri. İşadamıdır. Sosyopat olarak tanımlanabilir. Otoriteye inancı yoktur. Yaptığı her şeyden şeytani zekası ile sıyrılabileceğini sanıyordur. Egoisttir. Genellikle az, öz konuşur. Herkese karşı duygusuz, sert bir tavrı vardır. Şiddete meyillidir. Ancak serinkanlı bir katil de değildir.
Alican Yücesoy Kimdir?
1982 Yılında İstanbul'da doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Bursa'da tamamladı. 2001 yılında girdiği Haliç Üniversitesi Konservatuvar Tiyatro Bölümü'nden 2005 yılında mezun oldu. Eğitim gördüğü yıllarda ve sonrasında Bakırköy Belediye Tiyatroları'nda oyuncu olarak çalıştı. Bakırköy Belediye Tiyatroları dışında özel tiyatrolar ve topluluklarla çalıştı. Rol aldığı "Hayvan Çiftliği" Oyunu ile 20. Sadri Alışık Ödülleri Komedi, Müzikli Oyun ya da Müzikal Dalında 'Yılın En Başarılı Erkek Oyuncusu' ödülüne aday gösterildi. 2017 Yılında Üstün Dökmen Tiyatro Ödülleri tarafından “Yılın Erkek Oyuncusu” seçildi. 2015 yılı itibariyle oyuncu ve Genel Sanat Yönetmeni olarak çalıştığı Bakırköy Belediye Tiyatroları, 2017 Yılında “Gülünç Karanlık” oyunu ile 21. Afife Jale Tiyatro Ödülleri’in de “Yılın En Başarılı Prodüksiyonu Ödülü’nü ve 22. Sadri Alışık Ödülleri’in de “Seçici Kurul Özel Ödülü” nü aldı.
Alican Yücesoy'un Oynadığı Diziler Adı Zehra / Serkan / 2018 Kördüğüm / Umut / 2016 Serçe Sarayı / Ali Rıza / 2015 Bana Artık Hicran De / Murat / 2014 İntikam / 2013-2014 Şubat / 2012 Suskunlar / Cebrail / 2012 Sen de Gitme / 2011 Adanalı / Timur / 2008-2010 Zoraki Koca / Tarık / 2007 Akümülatörlü Radyo / Murat / 2006 Gurbet Yolcuları / Hüseyin / 2006 Sessiz Gece / Işık / 2005 Pilli Bebek / Ertuğrul / 2003
Alican Yücesoy'un Oynadığı Filmler Sofra Sırları / 2016 Ertuğrul 1890 / 2015 Benimle Var Mısın? / 2014 Eyvah Eyvah 2 / İbrahim / 2011 Prensesin Uykusu / Neşet / 2010 Eyvah Eyvah / 2010 Dinle Neyden / Halil Tabip / 2008 Son Osmanlı Yandım Ali / 2007 2 Eylül / 2004
Hatice Aslan kimdir? Şule Kurdoğlu Hatice Aslan Hatice Aslan Şule Kurdoğlu Hırslı, zeki, güçlü bir kadındır. Serkan ve Hande’nin annesidir. Dışarıdan anaç, sevgi dolu ve uyumlu görünür ancak ikili oynamayı iyi becerir. Duygu sömürüsü yapmakta üstüne yoktur. İnsanların onun ve ailesinin hakkında ne düşündüğüne çok önem verir. Ucu ailesine ve oğluna dokunabilecek her şeye karşı en sert, en acımasız çözümü bulurken vicdanını dinlemez.
Hatice Aslan Kimdir?
Hatice Aslan, Ankara Üniversitesi Devlet Konservatuarı’ndan 1983 yılında mezun oldu. Aynı sene Ankara Devlet Tiyatrosu’nda çalışmaya başladı. 1986 yılında İzmir Devlet Tiyatrosu’na geçen oyuncu 1992’ye dek buradaki görevini sürdürdü. Çocuk oyunlarından müzikallere uzanan geniş bir yelpazede sürdürdüğü tiyatro kariyerinin devamında, Ankara Devlet Tiyatrosu’na dönüşünün ardından Ankara’da çekilen ve yedi yıl boyunca ekrana gelen Ferhunde Hanımlar’da canlandırdığı Nejla karakteriyle tanındı. 2000’lerin başında İstanbul Devlet Tiyatrosu’na tayini çıkan oyuncu, Ölümsüzler, Küçük Adam Ne Oldu Sana oyunlarındaki performansıyla da tiyatro severlerden tam not aldı. Aralarında Dot ve Craft Tiyatro’nun da olduğu özel tiyatrolarda da sahneye çıktı. Nuri Bilgi Ceylan’ın Üç Maymun filmindeki performansıyla 2009 yılında en iyi kadın oyuncu ödüllerine layık görülen Hatice Aslan, iki yıl sonra Mustafa Nuri’nin çektiği Vücut filmiyle de ulusal ve uluslararası film festivallerinden ödülle döndü. Dizi çalışmalarına hız kesmeden devam eden Aslan’ın oynadığı diziler arasında Hırçın Menekşe, Düğün Şarkıcısı, Lale Devri, En Son Babalar Duyar, Bugünün Saraylısı, Mayıs Kraliçesi ve İçimdeki Fırtına bulunmaktadır.
Hatice Aslan'ın Oynadığı Diziler Adı Zehra / Şule / 2018 içimdeki Fırtına / Perihan / 2017 Ayrılsak Da Beraberiz / 2015 Mayıs Kraliçesi / Asu / 2015 Lale Devri / Zümrüt / 2010 Samanyolu / 2009 Masumlar / 2009 Düğün Şarkıcısı / 2008 Hürrem Sultan / Mahidevran / 2003 Hırçın Menekşe / Pelin / 2003 A.G.A / 2003 En Son Babalar Duyar / Hülya / 2002 Kınalı Kar / Leyla / 2002 Ferhunde Hanımlar / Nejla / 1993 Deli Balta / 1993 Elif'in Rüyaları / 1992
Hatice Aslan'ın Oynadığı Filmler Kot Farkı (Kısa Film) / 2016 Dr. Dilara / 2016 9on / Nermin / 2014 Vücut / Leyla / 2011 Şark Oyunları / 2009 Üç Maymun / Hacer / 2009 Kıskanmak / Feriha / 2009 Bayrampaşa: Ben Fazla Kalmayacağım / 2007
Seda Güven kimdir? Ceren Kurdoğlu Seda Güven Seda Güven Ceren Kurdoğlu Serkan’ın karısı ve Kurdoğlu Ailesi’nin gelini. Mine’nin de analığıdır. Orta halli bir aileden gelir. Kendisini çok zeki zannetse de ortalama bir zekaya sahiptir. Şüpheci ve meraklıdır. Biraz patavatsız ve işgüzardır. Ciddiye alınmak için çaba sarf eder. Aklına koyduğunu, herkesten gizli olarak da olsa yapmaktan, kendince entrika çevirmekten geri kalmaz.
Seda Güven Kimdir?
28 Ağustos 1984 tarihinde Balıkesir, Bandırma’da doğmuştur. Marmara Üniversitesi Tekstil Tasarım bölümünden mezun oldu. Profesyonel çalışma hayatına 2004 yılında Başak Gürsoy “BG Ajans” ile başladı. 2005 yılında ATV’de ekranlara gelen “Ekmek Teknesi” adlı diziyle oyunculuğa başlayan “Seda Güven” çıkışını 2010 Kanal D’de yayınlanan “Fatmagül’ün Suçu Ne?” adlı dizide canlandırdığı “Meltem” rolüyle yapmıştır. 9 Ekim 2012 tarihinde “Merhaba Hayat” adlı dizide Vahide Gördüm, Yetkin Dikinciler, Keremcem ile beraber rol almıştır. 2014'ün Şubat ayında Nermin Bezmen’in romanından uyarlanan “ Kurt Seyit ve Şura” adlı dizi filmde Seda Güven, Farah Zeynep Abdullah’ın ablası rolünde (Valentina Verjenskaya) karakterini canlandırdı. 16 Mayıs 2014 tarihinde vizyona giren “İksir: Dedemin Sırrı” adlı sinema filminde, 2015 senesinde “Git Başımdan” komedi filminde rol alan güzel oyuncu 2016’da ise Yavuz Seçkin’li “Oldu Mu Şimdi?” ve Ata Demirer’li 20 Ocak 2017’de vizyona giren “Olanlar Oldu”da rol aldı. 2017 yılı içerisinde çekimleri tamamlanan ”Kaç Kaça Bilirsen” adlı psikolojik komedi türündeki sinema filminde Önder Açıkbaş, Enis Arıkan, Tuğçe Karabacak ve Cezmi Baskın ile başrolleri paylaştı. 2017 yılı içerisinde yayınlanan “Ateş Böceği” dizisinde Seçkin Özdemir, Nilay Deniz, Durul Bazan, Derya Alabora, Şebnem Dilligil ve Gözde Çığacı ile birlikte rol aldı.
Seda Güven'in Oynadığı Diziler Adı Zehra / Ceren / 2018 Ateşböceği / İlayda / 2017 Aşk Yalanı Sever / 2016 Kurt Seyit ve Şura / Valentina / 2014 Merhaba Hayat / 2012 Fatmagül'ün Suçu Ne? / Meltem / 2010-2012 Hepimiz Birimiz İçin / Zeynep / 2008 Elveda Derken / Eda / 2007 Ateşli Topraklar / Alev / 2005 Ekmek Teknesi / Şale / 2002
Seda Güven'in Oynadığı Filmler Kaç Kaçabilirsen / 2017 Oldu Mu Şimdi? / Lara / 2016 Olanlar Oldu / Mehtap / 2016 Git Başımdan / Reyhan / 2015
Hakkı Ergök kimdir? Nadir Yaman Hakkı Ergök Hakkı Ergök Nadir Yaman Genco’ nun babası, büyük bir iş adamı. Otoriter, lider ruhlu, soğukkanlı, mesafeli bir adamdır. Özellikle iş hayatında sert ve acımasızdır. Başarıya ve güce tutkundur. Aptallığa ve hataya tahammülü yoktur. Tüm bu görünüşünün altında herkesten gizlediği, ahlaksız ve karanlık bir tarafı vardır.
Hakkı Ergök Kimdir?
Hakkı Ergök 18 Ağustos 1960 Kastamonu doğumludur. Ankara Yenimahalle Mustafa Kemal Lisesi Çankaya Lisesinde ilk eğitimlerini tamamladıktan sonra Ankara iktisadi ticari ilimler Akademisi Bankacılık ve Sigortacılık Yüksek Okulu'nda okumuştur. 1981 yılında Ankara Devlet Konservatuarı'nı kazanarak öğrenciliği boyunca Ziraat Bankası ve Halk Bankası çocuk gençlik tiyatrolarında çalışmıştır staj hizmetini ise İzmirDevlet Tiyatrolarında yapan Ergök; 5 yıl sonra Ankara Devlet Tiyatrosu'na tayin olmuştur.1997 yılında İstanbul'a gelen ve halen İstanbul'da ikamet eden Hakkı Ergök Devlet Tiyatrosu sanatçısıdır. 36 projede yer alan ve bunların otuzunda başrol oynayan Ertuğrul Ergök Sanat Kurumu Rotary Club ve Halk jürisinden en iyi erkek oyuncu ödüllerini almıştır. Yine Devlet Tiyatrosu'nda 2 oyun sahneye koymuştur. 1986 yılında İspanya ve İsviçre'de bulunmuştur. Çeşitli tiyatro okullarında beden dili ve eğitim çalışmalarına katılan Ergök Ege Üniversitesi'nde tiyatro dersleri de vermiştir. Konservatuar dönemlerinde dublaj sanatçılığı da yapan Ergök; birçok önemli filmde ve dizide karakter seslendirmiştir. TRT kanallarında özel muhtelif dizilerde oynayan ve yarışma programı sunan Ergök; ayrıca bir reklam filminde oynamıştır. Ayrıca birçok şiirde yazan Hakkı Ergök Devlet Tiyatroları için yapılanma ve özerklik konusunda çeşitli araştırmalarda da bulunmuştur.
Hakkı Ergök'ün Oynadığı Diziler Adı: Zehra / Nadir Yaman / 2018 Bu Sayılmaz / Cenap / 2017 Yüksek Sosyete / Metin / 2016 Günebakan / 2015 Diğer Yarım / Sedat / 2014 Benim Hala Umudum Var / 2013 Bulutların Ötesi / Cüneyt / 2012 Mazi Kalbimde Yaradır / 2011 Samanyolu / Ali / 2010 Küçük Sırlar / Emre / 2010 Annem / Uğur / 2007 Mahşer / 2007 Geniş Zamanlar / Erol / 2006 Şöhret / Cihan / 2005 Haziran Gecesi / Semih / 2004 Cennet Mahallesi / 2004 Kurtlar Vadisi / Savcı / 2003 Üzgünüm Leyla / 2002 Akşam Güneşi / 2001 Tatlı Hayat / 2001 Kuzgun / 2000 Ayşecik / 1998 Eltiler / İlhan / 1997 Kara Melek / Ayhan / 1996-1999 Yalnız Efe / 1987 Kuruntu Ailesi / 1983
Hakkı Ergök'ün Oynadığı Filmler Bir Nefes Yeter / 2017 Her Şey Aşktan / 2016 Terkedilmiş / 2015 Yaralı Kurt / 2000 Artık Sevmeyeceğim (TV Filmi) / 2000 Babamın Günahı (TV Filmi) / 1998
fragmantv seslisohbet fragmanlar seslichat
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]


2017.07.09 21:23 Pruswa Türk muhalefetinin eleştirisi

Burada Türk muhalefetinin kendi amaçlarına zarar veren, veya ikiyüzlü, veya düpedüz aptalca hareketleri ve duruşlarından bahsetmek istiyorum. Önünüzde uzun bir yazı var, ondan üşenecekseniz hiç başlamayın.
CHP ile başlayalım. CHP'nin en büyük sorunu ne yaptığının, aynı zamanda ne olduğunun farkında olmaması. Bana çoğu zaman Kılıçdaroğlu'nun CHP'sinin bir stratejisi yokmuş, parti kendini rüzgara bırakıp sürüklenerek bir yere ulaşmaya çabalıyormuş gibi geliyor. Artık CHP de CHP'nin ne partisi olduğunu bilmiyor. Türkiye'nin birleştirici gücü. Takınmaya çalıştığı imaj, herhangi bir AB ülkesinde işe yarayabilecek bir imajken, maalesef Türkiye'de işe yarayabilecek bir imaj değil. Çünkü Orta Doğu halklarında birlik ve beraberlik duygusu, Batı'daki birlik ve beraberlik duygusundan çok daha farklı. Unutmayalım ki, milliyetçilik kavramı Batı kökenlidir. Orta Doğu halkları için vatandaşlık hep ikinci plandadır. Çok sık duyduğumuz bu Sykes-Picot Anlaşması'nın Orta Doğu'yu bir felakete sürüklemiş olduğu muhabbeti çoğunlukla doğrudur. Kendilerini farklı "milletler" olarak gören insanları, aynı sınırlar içerisinde toplayıp, bir bayrak ve bir kimlik altında birleşmelerini beklemek deliliktir. Orta Doğulular önce Müslüman(veya her neyse), ondan sonra ülkelerinin vatandaşıdırlar. Şii Iraklılar ve Sünni Iraklılar birbirlerini aynı milletin parçaları gibi görmezler, aynı şekilde Sünni Suriyeliler ve Nusayri Suriyeliler de kendilerini aynı bütünün parçası olarak görmez. Tipik bir İranlı Fars, olaya "Şii, Sünni, Zerdüşt, Hristiyan; hepimiz İranlıyız" diye bakmaz, "Fars, Azeri, Hazara, Arap; hepimiz Şiiyiz" diye bakar. Bu durum Türkiye'de de böyledir. Halk beraber, birlik olamaz, çünkü dini kimlikler milli bütünlüğün önüne geçer hep. Cumhuriyetin ilanından önce halkın dinlerine göre milletlere ayrıldığını hepimizin hatırlaması gerek; yüzyıllar boyunca bu topraklarda Müslüman Türkler ve Hristiyan Türkler ayrı milletler sayılırken, Müslüman Türkler ve Müslüman Yunanlar aynı milletten sayılıyordu. Orta Doğu halklarına göre ayrı sınırlar, ayrı bayraklar, ayrı hükümetler altında yaşayanlar değil, ayrı dinlere mensup olanlar yabancıdır. Ortalama bir Sünni Türke göre, Alevi bir Türk, Sünni bir Suriyeliden daha yabancıdır. Mezhebi ne olursa olsun, laik Türkler İslamcı Türklere göre yabancıdır, zimmidir, hatta mürteddir. Halkın zaten özünde ayrılmış olduğu bir ülkede CHP nasıl "birleştirici güç" rolünü üstlenebileceğini sanıyor, anlamıyorum. Orta Doğu'da kimlik siyaseti yapmadan bir yere varılamaz; Orta Doğuluların çoğu(siyasi partileri ne olursa olsun) zaten "bizi rahat bırakın da o bize yeter, biz de size dokunmayız o zaman" diye düşünmezler.
CHP'nin "herkesin partisi" olma eforları sadece bir işe yaramamakla kalmıyor, CHP'yi CHP yapan özellikleri de çöpe yolluyor. Daha önce de sordum, yine soruyorum. CHP bu ülkenin ne partisidir? Kamalist partisi midir? Sosyal demokrat partisi midir? Alevici partisi midir? Yoksa ılımlı İslamcı partisi midir? Kılıçdaroğlu sanırım CHP'nin temel oy veren kesiminin—envai çeşit solcu gruba mensup olmuş, yeri geldiğinde din siyaseti yapmış, etnik ayrılıkçılığa sempatiyle yaklaşmış kesimin değil—yani 3+1 evde oturup bir arabaya sahip olan ve siyasi görüşlerini "Atatürkçü" olarak özetleyen memur kesimin, CHP'ye neden oy verdiğini bilmiyor. Yolsuzluk, hırsızlık, baskı, adam kayırma, ona buna kuklalık; bunlar tabi ki de kötü şeyler, ve ortadan kaldırılmaları gerek. Fakat bunlara karşı olan nefret hiçbir CHP oy vereninin CHP oy vereni olmasının ana sebebi değil. CHP oy verenlerinin çoğu için bir şeyi temsil eder: Laiklik. Kılıçdaroğlu bunun bizim için olan önemini anlamıyor. CHP laiklik ilkesini gözden çıkarırsa, CHP'yi at gitsin zaten. Oy vereninin ne kadar büyük bir bölümünün böyle düşündüğünü bilmiyor. Açıkçası bunun için suçlanacak tek kişi de o değil, çünkü bahsettiğim kesimde bir partizanlık zaten yok. Kılıçdaroğlu'nun çevresi solcu, laikliği ikinci planda tutan, ana hedeflerini "insan hakları,eşitlik, barış, halkların kertenkelelelölöl" diye özetleyen tiplerle sarılı. Tabi ki de bu kişiler siyasal İslamcılara tercih edilebilir insanlar, fakat Kılıçdaroğlu bunların etkisinde kalarak CHP'nin laiklik ilkesinin ne kadar ciddiye alındığını göremiyor, ve laiklikten taviz vererek genel halkın sevgisini kazanmaya çalışıyor. Bu sadece CHP'yi CHP yapan bir özelliğin tarihe karışmasına sebep olmuyor, aynı zamanda işe de yaramıyor arkadaşlar. Bu çok basit bir denklem. AKP'nin ılımlı versiyonu olarak gözükerek, AKP'ye aşık bir toplumun sevgisini kazanamazsınız. "X" Türk milleti, "Y" de REİS olsun. Eğer X Y'yi seviyorsa, X'in sevgisini kazanmak için Y.2 olmanız gerekir, Y/2 değil. Şu anda Rusya'yla aşağı yukarı iyi geçinen REİS çıkıp bi de Putin'e posta koysa halkın sevgisini daha da kazanmaz mı? Kazanır. REİS özünü, esansını bir şahıs ne kadar çok benimserse, o insan Türk milleti tarafından o kadar çok sevilir. Matematiğim hiçbir zaman iyi olmadı ama ben bile bunu kafamda kurabiliyorsam, Kılıçdaroğlu kesinlikle kurmalı.
Partiyi geçtik, bi de oy verene gelelim. Bana kalırsa CHP oy vereni dört ana gruba bölünüyor; ulusalcılar, sosyal demokratlar, liberaller, ve apolitik Aleviler. Bu gruplar da kendi aralarında alt gruplara bölünüyor.
Her şeyden önce ulusalcı tayfanın beni büyük bir hayal kırıklığına uğrattığını söylemek istiyorum. İdeolojilerine dine bağlı gibi bağlı, bir takım fikirleri kayıtsız şartsız kabul etmeye dayalı bir grup olup çıkmışlar. Kamal'in ilahlaştırılmaya Menderes döneminde başladığının farkında değiller, yüz yıl önce yaşamış bir şahsın sünnetini oluşturmanın ne kadar gerici bir şey olduğunun hiç farkında değiller. Kendi vaktinde—bir çok danışmanının karşı çıkmasına rağmen—halkın aklına gelemeyecek yenilikler yapmış, kutsal gördükleri hilafeti yıkmış, başlarının üstünde tuttukları hocaları asmış, giydikleri kıyafetleri bile değiştirmiş Kamal'in en büyük özelliğinin ilericilik olduğunu hala çıkaramamışlar. Kamalistler sahip oldukları ideolojinin son yüzyıldan kaldığını ve ileri taşınması gerektiğini asla kabullenemiyorlar, Kamal bugün yaşasaydı ve takipçilerinin hala yüz yıl önceden geldiğini görseydi geçireceği travmayı hayal edemiyorlar. Aynı şekilde Kamal'in ikinci en büyük özelliğinin de pragmatizm olduğunu da bilmiyorlar. Kurtuluş Savaşı'nda savaşanların hepsini herhalde kendileri gibi laik, kültürel olarak Batılı insanlar sanıyorlar; halbuki büyük bir bölümü Kamal'in ileride yıkacağı hilafeti korumak için kendilerini ölüme atmış İslamcılar. Adam kendisi için savaşmış bir çok asker, siyasetçi, ve din adamını savaştan sonra temizliyor; vakti geldiğinde onlarla pragmatik bir ilişki kuruyor ve kullanma tarihleri dolunca da onlardan kurtuluyor. SSCB'den sayısız yardım alıyor; silah, cephane, para, her neyse. Savaş bitince onlara da siktiri çekiyor. Bu adamın askeri olduğunu iddia edenler bugün gelmiş "Ea orada HDP'liler var yav ben gitmem oraya" diye mızmızlanıyor. CHP'nin ülkede HDP dışında hiçbir müttefiği kalmamışken, HDP'li vekillerin içeri alınmasını alkışlıyor. Adamlara sorsan CHP batsın, yok edilsin, içeri alınsın, ülkede laiklik kalmasın; yeter ki HDP de bitsin. "Atam" dedikleri adamın nasıl bir pragmatist, nasıl bir stratejik deha olduğunu bilmiyorlar. Tabi onları da suçlamamak lazım; müfredata göre sırf iman gücüyle kovduk zaten düşmanı.
Bi de bunların arasında yollarını şaşırmış çomarlar da var. Yine laikliği ikinci planda tutanlar. Birinci planda tuttukları şey neymiş? Anti-emperyalizm. Emperyalizm hiçbirimizin hoşlanmadığı ve sonu gelmesi gereken bir şey, fakat bana sorarsanız dıştan gelen emperyalizm ve içten gelen emperyalizm arasında pek bir fark yok. Ha dış bir güç bizi sömürgeleştirmiş, ha bizi zimmi olarak görenler bizi ikinci sınıf vatandaş haline getirmiş; aradaki fark nedir? Fakat Perinçek ve tayfasına göre aradaki fark çok büyük... çok büyük, ve aynı zamanda Batı emperyalizmi kötü ama Rus emperyalizmi süper. Çoğu zaman FETÖ ABD için neyse, Perinçek de Rusya için oymuş gibi geliyor. Laik kesimin çoğunun benimsediği "REİS'i sevmesek de Gülen'e karşı destekleyelim" düşüncesini, "REİS'i sevmesek de Gülen var ondan REİS'i destekleyelim" haline getirmişler. Benim de katıldığım "REİS'e her konuda karşı çıkalım ama Gülen konusu ayrı, o konuda REİS'in arkasındayız" düşüncesine katılıyor gibi değiller, daha çok "Gülen diye bir şahıs var ondan her konuda REİS'in arkasındayız" diye düşünüyorlar. İdeoloji üzerinden değil de vatan-millet-Sakarya üzerinden siyaset yapmaya çalışırsanız sizden bir bok olmaz, buraya yazıyorum. Bu parti oyların %0,25'ini almış olsa bile, düşünce tarzlarının fazla yaygınlaştığını hissediyorum. Bu tehlikelidir. Türkiye'nin başındaki güç, bu ülkenin üzerine kurulduğu idealleri yerlerde sürüklerse, o zaten emperyalizmdir arkadaşlar.
Sosyal demokratlara ve diğer solculara geçelim. Bunlar genelde daha aklı başında, ama gerçekle son derece arası kopmuş bir kesimleri var bunların. Hala, hala, ve hala "A-a-ama ikna odalarıı..." diye takılan bir grup var. Artık bunlara ne diyeceğimi ben de pek bilmiyorum. Hala Dersim edebiyatı yapan var. Herhalde 20. Yüzyıl'da, medeniyetin beşiği olan topraklarda kalkıp Game of Thrones LARP'ı oynamaya çalışan aşiretlere gökten bomba değil de çiçek yağmasını falan bekliyorlardı. Kabilecilik iyi bir şey değil. Bu kadar basit bir şeyi oturup niye tartışıyoruz hala, anlamıyorum. Hiç merak etmiyorlar mı acaba bu hocalar, alimler zart zurt niye asılmış? Adam ciddi ciddi Selanikli Kamal geldi, fesleri beğenmedi, ondan milleti astı kesti sanıyor. Bu arkadaşlar keşke gidip mazlum Anadolu halkının Kamal'in xulümü gelmeden önceki haliyle bir konuşabilse, onlara feminizm ve ateizmden bahsedebilse. CHP'ye ülkede en çok oy veren üç yerden biri Ardahan'da bir ilçe, ikisi Hatay'da iki ilçe. Doğuda CHP'nin 0en çok oy aldığı ilçe Tunceli; Kamal'in bombalattığı, çay isteyip kola almış Tunceli. Bu yerler le elit kesim mi? Bu yerler çok mu liberal? Neden CHP'ye oy veriyorlar sizce? Geçmişte mazlum Anadolu halkı tarafından kıtır kıtır doğrandıkları için olabilir mi?
Sola gittikçe de yanılgılar artıyor. Bazı adamlar hala sanıyor ki ülkedeki laik kesimi işçiler, çiftçiler, bilmem ne temsil ediyor. Bu arkadaşların yaşadıkları paralel evrende AKP'liler "elit", zengin. Gidip tipik bir mavi yakalı çalışana REİS'i kötüleyin, bakalım olay yerini götünüzde kürekle mi tornavidayla mı terk ediyorsunuz.
"Biz okumuş insanlarız diyorlar. Biz sanatçıyız diyorlar, biz yazarız, biz sermayedarız, biz imtiyazlıyız diyorlar. Biz her şeyi biliriz, biz her şeyden anlarız diyorlar. Bizim oyumuzla Kayseri'deki Ahmet'in, Mehmet'i, çobanın oyu bir olmaz diyorlar... On yıllar boyunca bunlar Boğaz'a karşı viskilerini içtiler, Çankaya'da sefalarını sürdüler."
-Recep Tayyip "REİS" Erdoğan
Bakın bu bir gerçektir. Ülkenin laik kesimi budur. Ha istisnalar olabilir; koyu laikçi kasketli dayılar gerçekten de mevcuttur, veya babası yandaş bir firmanın sahibi alfa AKP'liler bulunabilir, ama yapılan her anket CHP'lilerin bu ülkenin en zengin kesimi olduğunu, gelir düzeyi azaldıkça AKP oylarının arttığını kanıtlıyor. Ve bu kötü bir şey değil. Çalışıp para kazanmak, akraba ilişkisi mahsulü olmamak, "elit" olmak; bunlar iyi şeyler. Uğruna çabaladığınız işçiler, emekçiler sapına kadar REİSçi. Neden olmasınlar ki? Açlıktan ağzı kokan, anasının dizi dışında bir dişiye dokunmamış adam "kızlı erkekli" ortamları gördükçe kuduruyor, çıldırıyor. Bahsettiğiniz kesim sosyal özgürlüğü sevmiyor, çünkü zaten ondan faydalanamıyor ki. Bende olmayan kimsede olmasın mantığıyla gidip basıyor oyu REİS'e. REİS yol yapıyor, köprü yapıyor, demir yolu, hava alanı, liman, her neyse. Bu adamlar neden şimdi REİS'e oy vermesin? REİS onlara materyal sunuyor materyal; elle tutulan şeyler sunuyor. Fikirleri, ideolojileri yiyemezsiniz, üstlerinde gezemezsiniz, içlerine binip uçamazsınız. Hayatının amacı sadece hayatta kalmak olan bu adamlar neden REİSçi olmasın soruyorum size? Ve maalesef bu halde olmalarının da tek sorumlusu kendileri. Benim ailemde de buram buram çorap kokan yerlerde doğup, iki üniversite bitirip kendilerini kurtaran insanlar var. Yapan nasıl yapıyor? Açıklayayım size, geri zekalı olmayarak yapıyor. Durum bu. Bu adamların çoğu oldukları haldeler çünkü mayaları onu götürüyor.
Bunlar militarizme karşıdır, bunlar milliyetçiliğe karşıdır, bunlar doğal seleksiyona karşıdır. Ee? Nasıl bir şeyleri değiştireceksiniz sayın solcular? Sizin sevip desteklediğiniz adamlar sizden tiksinir, sizinle en azından sosyal açıdan aynı görüşlere sahip olanları da siz sevmezsiniz. İnsanlık onuru kazanacak hede hödö. Nasıl kazanacak? Altın yürekli çocuklar görüyorum hep, kafaları da az çok çalışıyor, ama harcanmışlar. Beyinleri insan oğlunun aslında özünde iyi olduğuna ve bir gün hepimizin el ele tutuşup kırlarda çember kuracağımıza inanmak üzere yıkanmış. Oysa insan bir hayvandır; yemek için çalmaya, üremek için tecavüz etmeye, tehdit görünce de öldürmeye programlıdır. Bizi bunlardan alı koyan tek şey aklımızdır, düşüncelerimiz üzerine düşünebilmemizdir. Fakat maalesef uğuruna saçlarınızı süpürge ettiğiniz, kahvaltıda ekmek arası çay yiyen bu adamların çoğu bu yetiden yoksundur, diğer hayvanlardan çok da farklı değildir, sadece daha medeni insanlar bunları medeni olmaya zorladıkları için medeni taklidi yaparlar. Tekrar ve tekrar ve tekrar ve tekrar söylüyorum; bunlar katiyyen eğitilmezlerdir. Lütfen sizden nefret eden bu insanlar uğruna edebiyat yapmaya son verin.
Dediğim gibi, zaten laik her kesimin en büyük sorunu ne olduğunu bilmemek. Sadece CHP değil, CHP'liler de ne olduklarını bilmiyor. Adam oturmuş AKP'liler Rum dölü, sizin hocanız keşke Yunan kazansaydı dedi diye saçmalıyor. Hani Rum olmak kötü bi şey mi falan işin orasına girsek zaten çıkamayız bu adamlarla. Ama açık açık söylüyorum ki, CHP kaleleri hemen hemen her yönüyle Yunanlara Türklerin geri kalanına olduklarından daha yakındır. Zaten bu normal bir şeydir. İzmir'den Yunanistan'a yüzersin lan, ne bekliyorsun ki? Ulusalcılarla Yunanlar zaten aynı, aynı, aynı, tıpkısının aynısı. Karakterler farklı o kadar. Mesela benim dincilerin neden daha fazla takmadıklarını merak ettiğim bir konu, kıyı kesimindeki bazı Müslümanların Hristiyan türbelerine uğramaları. Sen böyle bir şey yapıyorsan zaten ülkenin %60'ına göre kafirsin, yabancısın. Buna rağmen CHP'lilerde hala Balkan ülkelerine karşı beslenen bir düşmanlık, bir biz öyle değiliz biz de sizin gibiyiz tavrı. Hilafeti yık, Latin alfabeleriyle yaz, demokrasi getir, şapka tak, rakıyı götür, karı kız, vals... ama biz aslında gerçek Müslümanız, siz din tüccarlığı yapıyorsunuz. Lan yürü git. Zaten böyle bi şey kimi nasıl şaşırtabilir hala anlamıyorum. Kamal Selanikli, silah arkadaşlarının %90'ı Rumelili, geri kalanlarının %90'ı batı Anadolulu. Şu anda bile 60 sene önce Almanya'ya gitmiş Türklerin çocuklarının bize konuştukları dili anlayamıyoruz; yüzyıllarca oralarda yaşamış Türklerin oranın yerlilerine daha çok benzemeleri çok mu tuhaf? Size garip mi geliyor bu şahısların halka dayattığı ideolojiyi benimseyen kişilerin Balkanlılara daha çok benzemeleri? Buna rağmen bu adamlar hala gelmiş Tayyip aslında Ermeni biz hakikiyiz diye sayıklıyor. Bi de Atatürk aslında Turan Türkçü Yörükoğlu ayran içiyordu hep diye sayıklayan bi kesim var. Git ya git.
Ha tabi oraya da geliyorum. Burada oturup solcuların sıkıntılarından sonsuza kadar bahsedebilirim; batı illerinde erkeklerin taşaklarını ezmeden oturmalarına ses çıkarırken doğu illerinde kadınların gördüğü muameleye laf etmemeleri, İslamcılar gibi "benim hislerimin başladığı yerde başkalarının hakları biter" mantığıyla hareket etmeleri gibi. Fakat Türkçü-Turancı tayfaya gelmemin de vakti geldi.
Bu adamlara nereden başlayacağım onu bile bilmiyorum. Değişik bir grup. Çoğu kişi Batı'daki altright akımına benzetiyor ama ben hiç sanmıyorum; onlar daha çok Perinçekçiler gibi geliyor. Bunlar en çok NatSoc tayfaya benziyor gibi. Eski kültürlere olan bir hayranlık, ulusu yüceltme ve (vatan haini olarak görülmeyen)herkese aile muamelesi yapma, bilime dayalı siyaset izleme(veya en azından bunu yapmayı isteme)... böyle gidiyor bu. Fakat bunları Türk siyasetinin büyük bir bölümünden ayıran şey, bazılarının—özellikle gençlerinin—rasyonel düşünce kapasitesine sahip, argüman yaratabilen, oturup adam gibi bir şey tartışabilen adamlar olmaları. Bunlar gerçekten de takım tutar gibi siyasi taraf tutan adamlar değiller, ve argümanları çoğunlukla akılcılığa dayalı; ülkenin %90'ının argümanları tamamen hislere dayalı. Adam çıkarıp sana bi haplogrup haritası gösterebiliyor en azından, ya da bak Çin yazıtları Kırgızları kızıl saçlı olarak tanımlıyordu diyebiliyor. Kamalistinden tut İslamcısına, solcusundan tut ülkücüsüne herkes sırf hisler üzerinden siyaset yapmaya çalışıyor, ne doğru hissediyorsa ona dadanıyor. Bu adamlar genelde öyle yetiştirildikleri için değil, okuyup bir takım fikirlere vardıkları için Turancı oluyor; zaten ülkede Turancı kaç aile var?
Sorunları maalesef vardıkları ideolojilerin kendilerinde. İdeolojiler diyorum çünkü kendi aralarında anlaşamıyorlar. Bildiğin Kamalist olup sırf Göktürk yazıtlarını beğendiğinden Turancı edebiyatı yapanından tut, tarihsel revizyonizmin amına koyup ironik olmadan kafatası ölçmeye çalışan Atsızcılara, onlardan tut bildiğin İslam Arapların işi Tengrici olalım bozkırlarda at sürelim boğazdan şarkı söyleyelim diye takılan gruba, bi de onlardan tut Tigir Er gibi iyice saykodelik gruplara kadar gidiyoruz. Fakat bunların içinde en tehlikelisi, bildiğin ülkücü olup, daha havalı olduğu için kendine Turancı diyen, ironik olmadan REİSçilik yapan grup. Bu grubu zaten İslamcılarla bir tutuyorum, onlara değinmek gereksiz. Diğerlerinden ilki zaten bahsettiğim Kamalist gruplardan pek farklı olmuyor. Geri kalanından bahsediyorum. Ne diyordum? Hah, ideoloji sıkıntı. Ve bunun yüzünden Turancıları suçlayamıyorum. Memlekette sarılacak doğru düzgün ideoloji yok ki. Çevrelerine bakıp tutunabilecekleri adam gibi hiçbir şey bulamayan gençler de bu gibi ideolojilere sarıyor.
Çoğu otoriteryen, ve bence sadece buradan kaybediyorlar zaten, ama oturup burada otoriteryenlik-liberteryenlik tartışması yapmak istemiyorum. Sadece kimliklerinin ve romantizmini yaptıkları şeylerin çoğunun gerçeğe dayanağı olmadığını söylemek istiyorum. Çoğu zaman bundan bahsedildiği anda bu adamlarda gördüğüm rasyonellik gidiyor, yerini [otistik ciyaklamalar] alıyor. Yapılan her türlü DNA testi, Türklerin diğer Türki halkların çoğuyla aşağı yukarı alakasız olduğunu kanıtlıyor. Bunlara karşı hep haplogrup çalışmaları sunuluyor; bakınız diğer Türki gruplarda şu haplogruplar varmış da bizde de görülmüşmüş, hatta ta Sibirya'daki Hiungnu mumyalarının içinden Türklerde bulunan haplogrup çıkmış. İyi, güzel de haplogrup dediğiniz şey sadece en eski babasal veya annesel atanızı gösteren bir şey, bütün etnisitenizi çıkarmıyor. Eğer J1 haplogrubuna ait bir Arapın İsveçli bir kadından bir oğlu olursa(:DDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDD) bu çocuğun Y kromozomu J1 olur, bu çocuğun da etnik İsveçli bir kadından oğlu olursa onun da taşıdığı Y kromozomu J1 olur, onun da etnik İsveçli bir kadından oğlu olursa onun da taşıdığı Y kromozomu J1 olur, ve onun da etnik İsveçli bir kadından oğlu olursa onun da taşıdığı Y kromozomu J1 olur. Bu çocuk etnik açıdan çoğunlukla İsveçli olsa bile, Y kromozomu ne olursa olsun J1 olarak kalır. Haplogruplar etnisite belirlemez. Onu belirlemek için en güvenilir test otozomal DNA testidir. Bunların hepsinde de Türkler Ermenilere, Gürcülere, ve komşularımız olan diğer etnik gruplara Orta Asyalılara benzediklerinden daha çok benzerler. Buna karşı üretilen bir argüman ise Oğuzların aslında hiç diğer Türkiler gibi olmadıkları, o yüzden Türklerin Kazaklara ya da Kırgızlara benzemiyor olmasıdır. Bu hemen hemen doğru; Türkmenler diğer Türkilere çok yakın değildirler, ve Türklere en yakın Türki halklardan biridirler... ama Türkler Ermenilere ve diğer Orta Doğululara Türkmenlere olduklarından bile daha yakın. Zaten Türkmenler Orta Doğululara genel olarak yakınlık gösteriyor.
Zaten bu şaşırtıcı bir şey değil, benzer olaylar tarihte çok sık görülmüştür. Kafkasya'nın kuzeyinden çıkıp Avrupa'nın çoğunu ve Asya'nın büyük bir bölümünü fetheden proto-Hint-Avrupalıların dilleri ve kültürleri fethedilen halklar tarafından benimsenmiştir. Sizce hem Hintler hem İskandinavyalılar gerçekten de birkaç bin yıl önce dünyaya yayılmış bir halkın soyundan mı geliyor? Ama dilleri benzer, dinleri bile benzer; Hinduluk, Yunan politeizmi, İskandinav politeizmi arasında sayısız benzerlik var. Bu adamların gen havuzlarına olan katkıları sınırlıdır, kattıkları şey çoğunlukla kültüreldir. Fetih ve asimilasyon konusunda neden bu kadar becerikli olduklarını biz de bilmiyoruz; kimisi diyor çok savaşçı bir kültürleri vardı, kimisi diyor at arabalarını ilk kullanan onlardı ve bunun askeri açıdan çok büyük etkileri oldu. Ama sonuç olarak fethettikleri diğer halklara dillerini ve kültürlerini aşılayıp, onların soylarına çok da bir etkide bulunmadan yok oluyorlar. Araplar da aynı şekilde; Levant Arapları Arapça konuşur ve çoğulukla Müslümandır, ama genetik olarak Süryanilere Körfez Araplarına olduklarından daha yakındırlar çünkü çoğu asimile edilmiş Süryanilerdir. Kuzey Afrika, Irak; buraların halkları genetik olarak Körfezlilere çok da yakın değil, hepsi oralarda binlerce yıldır yaşayan halkların asimile edilip başka bir kültürü benimsemiş hali. Aynı şey Türklere de oldu. Zaten, neden bilmiyorum ama Anadolu başka kültürleri benimsemeye çok eğilimli bir yer. Buraların kendi dil grubu var; Anadolu dilleri. Büyük İskender buraları fethettikten sonra ise kısa bir sürede bu dilleri konuşan kalmıyor, halk Yunanca konuşmaya başlıyor, Yunan oluyor. Oğuzlar gelince de aynı halkın büyük bir bölümü onların dinlerini benimsiyor, haliyle kimliklerini benimsiyor, sonra da dillerini.
Neden bu kadar fanatik, bu kadar tutkulu bir şekilde bizim gerçekten de Orta Asyalı olduğumuzda ısrar ediyorlar, onu da anlamıyorum. Ne var Orta Asya'da? Orta Asyalılar insanlığa ne kattı? Cengiz Han'ın ordusunun çoğu Türktü aslında diyor adam. İyi bi şey mi lan bu? Cengiz Han kadar dünyaya zarar vermiş bir insan yok. Orta Asya'daki göçebe halklar tarihlerinin çoğu boyunca yoğurt dışında hiçbir şey icat etmemiş, medeniyetten nasibini alamamış, yakıp yıkıp öldürüp tecavüz etmiş, büyük ve kadim medeniyetleri bokun içine batırmış, herkesin başına bela olmuş o kadar. Diğerlerinin teknolojileri ilerleyince de ağızlarına sıçmışlar bunların. "Halkı İslamcılığın etkisinden kurtarmak için Orta Asya kültürünü dayatmalıyız" diyorlar. Bu arkadaşlar sanırım Orta Asyalıların aralarında pek bulunmamışlar. Ben bulundum, ve gerçekten de—tabi ki de istisnalar vardır ama—çoğu hiç örnek almak isteyeceğiniz insanlar değiller. Türkiye'deki laik kesime benzemiyorlar, Kamalistlere hiç benzemiyorlar. Bıraksan onlar da—onlarca yıl sürmüş Sovyet diktasına rağmen—İslamcı olacaklar, neyse ki başlarında sağlam diktatörler var. Zaten Suriye ve Irak Orta Asyalı mücahit dolu; Uygur, Özbek, Kırgız, Kazak, dolu lan dolu. Soruyorum, neden bu adamların kültürlerini benimseyelim? Osmanlıcılık, İslamcılık beni ne kadar rahatsız etse de ciddi ciddi söylüyorum ki İslam öncesi Türkler o dönemin Müslümanlarından da daha beter. İlla bir tarihimiz olsun, bir şeyin edebiyatını, romantizmini yapalım diyorsanız bu topraklarda medeniyetten çok ne var? Seç bi tanesini işte. "We wuz" yapabileceğin o kadar, o kadar çok halk var ve sen gidip Orta Asyalıları seçiyorsun. Eğer hedefin "muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak" ise çok yanlış yoldasın.
Fark ettiyseniz yazının kalitesi sonlara doğru düşmeye başladı, ondan daha fazla uzatmayayım. Koltuk profesörü olarak bunları gözlemledim.
submitted by Pruswa to Turkey [link] [comments]


Uluk - Kapitalist Şirinler Dubai'nin Zengin Çocukları ve Hayal Bile Edemeyeceğiniz Hayatları Zengin Koca Arayan Kıza Cevap (CEO'nun verdiği ibretlik ayar) SANAT İÇİN SOYUNUR MUSUNUZ ?  FARUK SORUYOR Murat Sen - YouTube Zengin Çocuk Fakir Kız Aşkı Seni Kurtarmak İçin Dolandırdım  Ne Umduk Ne Bulduk

Kız Kardeşim projesi 2020’de 10 bin kadını girişimciliğe ...

  1. Uluk - Kapitalist Şirinler
  2. Dubai'nin Zengin Çocukları ve Hayal Bile Edemeyeceğiniz Hayatları
  3. Zengin Koca Arayan Kıza Cevap (CEO'nun verdiği ibretlik ayar)
  4. SANAT İÇİN SOYUNUR MUSUNUZ ? FARUK SORUYOR
  5. Murat Sen - YouTube
  6. Zengin Çocuk Fakir Kız Aşkı
  7. Seni Kurtarmak İçin Dolandırdım Ne Umduk Ne Bulduk
  8. İyi Bir De Öpüşseydiniz Bari Islak Sokaklar
  9. Kaptan - Bölümler - YouTube

Her ne kadar dünyadaki diğer insanlarla eşit şekilde yaratıldığımızı düşünsek de her birimiz farklı şartlarda dünyaya geliriz. Kimileri zenginlik ve lüks içerisinde bir hayat ... Zengin bir erkekle evlenmek isteyen kıza verilen cevap. Hesabı erkek mi ödemeli konusu gündemde. Bir CEO tarafından zengin koca avcısı güzel kadına verilen t... Faruk Soruyor devam ediyor :) Bugüne kadar bir çok özel sanatçımıza da soruldu '' Sanat İçin Soyunur musun?'' sorusu... Peki halkımız sanatçı olsalardı sanat... Adile Naşit ve Gülşen Bubikoğlu'nun başrolde olduğu Ne Umduk Ne Bulduk filminden bir sahne. Yeşilçam filmleri içinden derlediğimiz klipleri kaçırmamak için E... Yüksel (Yüksel Uzel) evli ve Ayşe adında bir kız çocuğu olan, eski ve ünlü bir ses sanatçısıdır. Kocası Cemil Bey (Muzaffer Tema) ise, zengin bir işadamıdır. Fakat evini, ihmal ... Bundan sonra yok sosyalizm,komünizm,Marx,Che filan yok böyle şeyler.Bugüne kadar dünya sikine minare götüne yaşadınız.Artık güçlü olan kazanır şirin kardeşlerim.Mesela hiç ... Bugüne kadar hep ailesinin istediği hayatı yaşayan Gökçe, ilk defa ne istediğini düşünmek için kendine zaman tanır. Yavuz ve Gökçe’nin yolları tatsız bir tesadüfle kesişir. 'Lekeli Melek' başrollerinde Filiz Akın ve Cüneyt Arkın'ın yer aldığı 1969 yapımı Türk filmidir. Filmde zengin bir iş adamı ve sekreterinin imkansızlıklarla ... Bugüne kadar birkaç atölye ve laboratuvar kurdum. Bir atölyenin sancısız, acısız nasıl kurulacağını sizlerle paylaşacağım videoların ilkini, bence en önemli aletlerden biri olan ...